Bir kâbusa uyanmak!

Sözün bittiği günleri yaşıyoruz. Ne söylesek az geliyor. Kitapları karıştırıyorum cumartesi yazısı için. Birden bir kitabın başlığı dikkatimi çekiyor...

Bir kâbusa uyanmak!
Sennur Sezer
Sözün bittiği günleri yaşıyoruz. Ne söylesek az geliyor. Kitapları karıştırıyorum cumartesi yazısı için. Birden bir kitabın başlığı dikkatimi çekiyor: "Bir Kâbusa Uyanmak." Kitabın yazar imzası yerinde bir cümle var: 17 Ağustos ve Kocaeli Üniversitesi. Kocaeli Üniversitesi, deprem gecesini 543 sayfalık bir kitap durumunda özetliyor.
Bu özette, üniversite üyelerinin kişisel dramlarıyla doktor kimliklerinin çelişki ve ilişkileri ön planda. Kocaeli Üniversitesi'nin rektörü Prof. Dr. Baki Komşuoğlu bu sorunu şöyle anlatıyor: "Rektörlük görevini devralalı henüz bir yıl bile geçmemişti ve var olan çoğu şey yerle bir olmuştu... En zoru ilk kırk sekiz saatti kuşkusuz. Çaresizliğin en çok hissedildiği saatler. İlk kırk sekiz saati bir hekim ve bir yönetici olarak yaşadım. Ağır yaralanmış bir ilin, bir bölgenin, acil sağlık hizmetine en çok gereksinim duyduğu iki uzun gün... Derince'deki Sopalı çiftliğindeki Araştırma ve Uygulama Hastanesi'nin dev binası kullanılmaz duruma gelmiş olmasına rağmen, Kocaeli Üniversitesi, hastane bahçesinde ve ayakta kalabilmiş küçük yapılarında değerlendirmeye çalıştı o iki günü. Elinden geldiğince... Sonrasının her dakikasını, yeniden yapılanmayı tasarlamakla, planlamakla geçirdik. Üniversitemizin yaklaşık 2000 akademik ve idari personeli, 22000 öğrencisi vardır. 1250 öğretim elemanına sahiptik. Çalışma arkadaşlarım ve ben öncelikle, 'Nereden başlayabiliriz? Dağılmamak için ne yapabiliriz?' düşünceleriyle geçirdik ilk on günü. Kocaeli'de yaşanan mekânların dörtte üçü yıkık ya da ağır hasarlı idi."
17 Ağustos'ta yitirilenlerin anısına adanmış bir kitap Bir Kabusa Uyanmak. Bütün toplumsal kabuslarda olduğu gibi, deprem gecesini yaşayanlar da "bu yaşananlar nasıl olsa bir rüya" (Halil Adil Oruç) yanılgısını yaşadılar, "O geceyi hiç unutamıyorum. O kadar çok yıldız vardı ki" (Necati Küpoğlu) çelişkisini, "Gözyaşları yağmur gibi akıyor, hıçkırıkları kesilmiyordu" (Teoman Kılıç) olayını...
Nejat Gacar, tüm yıkım günlerinin kaçınılmaz görüntüsünü çiziyor: "Dosttan düşmandan yardım geldi, depremden hasar gören bölgelere. Yalnızca gereksinimi kadar alanları da gördük, yangından mal kaçırırcasına depolayanları da! Sonra donuk, çevreye duyarsız bir maske kuşandık yüzlerimize! Kimininki yitirdiklerinin acısından, kimininki felakete tanık olmaktan... Boş gözlerle bakar olduk." Ve kaçınılmaz olan soruyu soruyor: "Tüm bunları ya da aklımıza şu an gelemeyip de bir gün karşılaşacaklarımızı omuz omuza daha kolay aşamaz mıyız?"
Yıkımlar, yıkımlara karşı görevini, elinden geleni yapmaya çalışanlar sonradan yaşadıklarını anlatırken kimi zaman tedirgindirler. Kimi Ayşe Tuzlacı gibi "görev" sınırlarını çizer: "Görev içinde bulunduğumuz zamanın bizden istediği şeydir", kimi M. Ali Saraç gibi açık yüreklilikle yargılar kendini, "Sonuçta her ne kadar mücadele ettiysem insanlık ve onurum için yaptım. Bir kusurumuz varsa özür dilerim."
Kocaeli Üniversitesi, personelinden rektörüne, öğretim üyesinden öğrencisine yaşadıklarını belgelemiş. Bence hem tanıklık bu hem ders. Keşke, yaşadığımız her yıkımı böyle belgeleyebilsek.
www.evrensel.net