Göz görmeyince...

Göz görmeyince...

Avrupa sineması, Danimarkalı rejisör Lars von Trier'in son filmi "Dancer in the Dark" filmi ile yeni bir soluk alıyor.

Göz görmeyince...
Ercan Koç
Amerikan sinemasının yoğun baskısı altında olan Avrupa sineması, Danimarkalı rejisör Lars von Trier'in son filmi "Dancer in the Dark" filmi ile yeni bir soluk alıyor. Film, cuma günü Türkiye sinemalarında gösterime girecek. Cannes'te Altın Palmiye Ödülü alan film, müzik ile dramanın değişik bir boyutta buluşmasını anlatıyor.
Altmışlı yılların ortasında Çekoslavakya'dan çıkıp Amerika'ya göç eden Selma (Björk) bavulunda ağır bir yük taşıyor. Kalıtımsal bir hastalıkla boğuşan Selma, bu hastalık sonucu hızla kör olmaya başlamıştır. Bu hastalığın oğlu Gene (Vladica Kostic)'ye de geçeceğini bildiğinden, oğlu kör olmadan önce ameliyat ettirmek için belli bir para biriktirmek amacıyla, zamanla yarışa girerek mutfak eşyası üreten bir fabrikada işçi olarak çalışır.
En yakın arkadaşı Cathy (Catherine Deneuve)'nin de bilmedigi göz hastalığını kimseye anlatmadan bir yandan fabrikada fazla mesai yaparak çalışırken diğer yandan da amatör "Sound of Music" adlı bir müzikalde de dans ederek, şarkı söylemektedir.
Sindirimi oldukça zor ve yoğun duygularla yüklü filmin esas konusunu bir fabrikada çalışan bir işçi kadının kendi çocuğu yanında, müzik ve dansa bağlılığını anlatıyor. Selma,insanlarla, onun sınıf karakterinden kaynaklı olarak dürüst, içten; başkasını zora sokmayan, yalın ve temiz ilişki içine giriyor. Diğer yandan, sömürü sistemini temsil eden fabrikadaki şefin, kendi ev sahibi polis memurunun tutumları ve mahkemede yaşanılanlar Amerikan adalet sisteminin insanlık ve emek düşmanı yüzünü bir kez daha gösteriyor.
Selma, müzik yapıldığı ve dans edildiği sürece hiç bir kötülüğün olmayacağı gibi naif duygu ve düşüncelere sahip.
Karanlık dünyasında fabrikadaki işçi arkadaşları, demiryolu işçileri ve de ona kötülük etmek isteyen sistemin bütün temsilcilerine de kendi hayal dünyasındaki dans ve müzikte yer veriyor. Hatta onları bir figüran olarak kulanırken, sistemi ince bir alaya alırken kendi yaşam sevincini de tazeliyor.
Selma, Amerikan adalet sistemiyle karşı karşıya kaldığı heryerde komünist olmakla suçlanıyor ve komünizmin daha iyi bir sistem olduğunu söylediğinden dolayı sürekli saldırıya uğruyor. Selma bunu söyleyerek değil ama daha fazla çalışmayı dayatan fabrika yöneticilerine karşı fabrikadaki işçilerle dans ederken insanın makinaların bir parçası olmadığı, bilakis fabrikaların insanların yaşamlarını kolaylaştıran araçlar olduğunu anlatıyor.
Müzik, ritm, dans, sözüne sahip çıkma, insana; özelde ise çocuğuna bağlılık, iş stresi, parayla süren yapay sevgiler, parayla satılan ve satın alınan adalet, hücre, idam, mahkemeler vb. gibi çok sayıda konuyu yoğun duygularla bir arada işleyen yönetmen Lars von Trier "Breaking the Waves(1996),"Festen" gibi filimleriyle seyirciyi kendisinin moral değerleriyle yoğun bir tartışmaya sürüklüyor.
www.evrensel.net