Şiirin sivri dilli gönül yarası

Şiirin sivri dilli gönül yarası

Bodrum'un hemen hemen gölge salmayan o ışık dolu havasında yağızlaşan kara kuru bir çocuktu.

Neyzen Tevfik'in hayatı
"Bodrum'un hemen hemen gölge salmayan o ışık dolu havasında yağızlaşan kara kuru bir çocuktu. Adı Tevfik'ti. Arşipel'in okşadığı o yumuşak kumsallarda, çıplak ayaklarıyla koşarak suları çınlatır, kınnap ucuna bağlı, kürek tahtası oyuncak kayığını limanın hilal şeklindeki kavsince, çeker, götürür, getirirdi. Kumsal kıyısında sıralanan çardak altı kahvelerinin yere serili hasırlarına müşteriler yan gelerek, kahvelerini içer, durgun bakışları, kara-adayla Stanköy arasındaki açık ufka dalardı.
Kahvelerin önünden geçen bir yabancıyı oradaki müşteriler selamladılar ve kahve ikram ettiler. Yabancı cebinden bir şah neyi çekerek, neye ses verdi. Küçük Tevfik neyin ötüşünü, duyunca yerinde durakladı. Kendisiyle birlikte koşup kayıklarını sürükleyen çocukların cıvıltısı uzaklarda kayboldu.
Tevfik kumların üzerine çöktü. Gözleri kapanır gibi oldu. Can kulağı ile dinliyordu. Kapalı gözlerinin ardından karanlıklar ağarır gibi oldu. Orada oyuncak kayığını hayal meyal seçebiliyordu. Oyuncak kayığının direkleri yavaş yavaş göklere süzüldü. Kat kat yelkenler açıldı. Neyin sesi yeni yeni âlemler yaratıyordu. Çocuğun burun delikleri, yol almak özleyişiyle artlarına kadar açıldı. Yol alarak göğsünü kana kana özgürlüklere doldurmaya can atıyordu..."
'Sürgün yoluyla' Bodrumlu olup buradan ilham almış bir sanatçının bu satırları, Bodrum'da doğup sanat aşkıyla burada tanışmış bir başka sanatçıyı anlatır. Çocukluğunda ilk kez neyle tanışmasından söz edilen 'Tevfik' halkın dilinde yarı efsane bir kişiliğe bürünecek ünlü 'Neyzen Tevfik'tir, onu anlatan da Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir...Neyzen Tevfik'in ilk yirmi yılından sonrası kıraathane, meyhane, tımarhane ve hastane arasında geçecek 76 yıllık ömrünün en önemli parçası olacak neyle tanışması Bodrum'da olur ama o Bodrum'da sadece bu iç gıdıklayan bir sese sahip çalgıyla değil, kendisinin deyimiyle 'kafasındaki tahtanın çivilerinden birini söküp atacak' bir olayla da karşılaşır. Babasıyla birlikte eve gittikleri bir akşamüstü uzaktan gelen davul zurna sesleri duyarlar... Seslerin ne olduğunu merak edip yöneldikleri taraftan bir süre sonra ellerindeki sopaların ucunda kesik on-on beş kelle taşıyan bir kalabalıkla karşılaşırlar. 7-8 yaşlarındaki Tevfik bir an karşı karşıya kaldığı bu görüntüden babasının kendisini çekip bir dükkâna çekmesiyle kurtulur. Ama o bu 'kurtuluş'un kafasında kalıcı bir hasar oluşmasına engel olamadığını söyler. Kesik başlar dolandırıcı tüccarların halkı sömürmesine ve hükümete karşı çıkarak silah kuşanmış eşkiyaların başlarıdır ve Tevfik hayatında ilk kez bu olayla zulüm denen şeyin şok ediciliğiyle karşı karşıya kalır. Sonradan da zulmün her yerde olduğunu görerek ve buna isyan ederek yaşar... İsyanını anlatırken sık sık argoyu -kimi zaman en ağır tarafından- kullanır.
Napolyon'la De Gaulle'ün hakemi!..
Bodrum'da öğretmenlik yapan babasının tayin edildiği Urla'da ney, ikinci kez karşısına çıkacak ve bu kez onun peşini bırakmayacaktır. Neye karşı duyduğu büyük sevgi eğitimini de etkiler. Başta bu durumu görüp ney çalmasını yasaklayan ailesi yasağın Tevfik üzerinde büyük bir üzüntü yaratması, sağlığının bozulması ve bir süre sonra da krizler geçirmeye başlaması üzerine doktor önerisiyle ney çalmasını serbest bırakırlar. Bu durum aslında onun hiç hoşuna gitmeyen eğitim yaşamının sonunu da getirir ama sara nöbetlerinin de başlangıcı olur. Okulu bırakmasının ardından genç yaşta girdiği İzmir'deki bir Mevlevi dergâhında müzik ve şiir konusunda yetkinleşirken müzik ve şiir sohbetlerinin aranan isimlerinden birisi olmaya başlar. Bir süre sonra gideceği İstanbul'da ve Abdülhamid'in ülkede en küçük bir yakınmaya kalkışanı bile zindanda boğdurttuğu isdibdat döneminde susmadığı için gitmek zorunda kaldığı Mısır'da da bu böyle sürer. Dergâh sohbetlerinde başlayan 'muhabbet adamı' namına; İstanbul'da halkın toplanıp eğlendiği büyük bir alanda ayı oynatacak, Kahire'de bir meyhanede bütün başıhoşları kendine hayran bırakacak, hatta bazen de Bakırköy'deki akıl hastanesinde 'Napolyon'la 'De Gaulle'nin kavgalarını tatlıya bağlayacak kadar sadık kalabilmeyi becerir!
Tevfik, Mevlevi dergâhlarında yetişmişti ama Sütlüce Bektaşi Tekkesi'nden de nasib aldı. Ve yaşamanın tarifi hep sanki fıkralardaki o meşhûr Bektaşi'nin gerçek hayattaki yansımalarından biriymiş gibi anlatıldı. Gerçekten de o yüzyıllardır anlatılan fıkralardaki kıvrak zekâ, Tevfik'in sanatının ve yaşamının temel direği oldu. Divan şiirinin ağdalı dilini ustaca kullanmayı bildiği halde bir süre sonra sade bir dille yazılmış hicivlere yöneldi. Bu durumun önemli bir nedeni de 'Hocam' dediği, edebiyatımızdaki bir diğer ünlü hiciv ustası Şair Eşref'in üzerindeki etkisidir. Neyzen'in yine öğretmeni olarak gördüğü bir diğer isim de yine ünlü şair Mehmet Akif'tir. Akif, ona Fransızca, Arapça ve Farsça öğretirken o, bütün bu derslere hocasına ney çalmayı öğreterek karşılık vermeye çalışır. Ama bu konuda bir başarı sağlayamazlar! Zira Akif'in parmakları uzun ve kalındır, yani aranan özelliklerin oldukça uzağındadır! Bu işin olmazlığını iki yıl sonra gördüğü gün, onca zaman eviyle Neyzen'in kaldığı han odası arasında yol tepen Mehmet Akif şu beyti söyler:

Heyhat! Söndü şevkim, şevkimle ben de söndüm;
Hanlarda sürüne sürüne Aşık Garib'e döndüm!

Neyzen de hocası olarak kabul ettiği Akif için -her ne kadar sonraları Neyzen'in içkiye düşkünlüğü ve bir şiirinde tanrıya küfrettiği gibi gerekçelerle arası bozulmuş olsa da- şöyle demiştir:

Adam etmek-çün beni pek çok yorulmuştur bu zât,
Kalmışım ruhumla minnettarı mâdâm-ül hayat

Neyzen Tevfik, onca rakı içen biri için uzun sayılabilecek yaşamı boyunca başka birçok ünlü sanatçıyla da ahbablık kurar. Ama hiçbir kurala eyvallah etmez. Örneğin herhangi bir edebi grubun içinde gösterilebilecek biri olmaz. Sanatçılar arasında halkın içinde nasıl dolaşıyorsa öyle dolaşır ve aynen öyle konuşur. 1948'de İstanbul'da yaşanan su sıkıntısı için şöyle der:

Sık boğaz etti yine halkı susuzluk derdi,
Biliriz yaz ayının şehri bunaltan huyunu,
Boğar İstanbul'u, toplarsa eğer valimiz,
Belediye kapısında dökülen yüz suyunu...

Onun için anlatılan hikâyelerden birisi de Birinci Dünya Savaşı'na gönderilen askerlerin geçit yaptığı bir sırada halk hep bir ağızdan,
-Allah selâmet versin! Allah selâmet versin! Allah selâmet versin! derken kendisinin,
-Allah rahmet eylesin! Allah rahmet eylesin! Allah rahmet eylesin! demesidir. Bu hikâyenin doğru olup olmadığını soran birine şunları söylediği biliniyor, "Doğrudur. Fena mı söylemişim? Yalan mı? Gidenlerin kaçta kaçı döndü?" diye sorar.
O, sadece hiciv yazmamıştır. Topluma ve hayata ilişkin düşüncelerini de yazmıştır. Hatta Mehmet Akif onun için, "Ben zaman olur ki bir kelime üzerinde günlerce meşgul olurum. Eğer Tevfik bunu yapsa harikulâde eserler yaratır. Ne yapalım ki yaradılışı buna müsait değil" der. O, bu tür eserlerinde halkın yaşadığı sıkıntıların sorumlularını gösterir, halkın bunlara karşı dikkatli olmasını ister, özgürlüğün ve ilerlemenin önemini kendince anlatır. Onun bütün bu özellikleri içinde en önemli yönü ne koşulda olursa olsun zulmün içinde yarattığı büyük öfkedir. Bu durumda çocukluğunda gördüğü kesik kellelerin etkisin büyük olduğunu sık sık söyler. Ve bu öfkeyi en açık şekilde eserine koymaktan geri durmaz:

Bay Hitler'e yaralandı, dediler;
Menhus yıldız çabuk doğar dulunur:
Sen köpege kuduz de de geçiver,
Nasıl olsa bir öldüren bulunur...

Çobanın ismi (Führer)dir, kasabın ismi (Duçe),
Defter-i zulmünü garbın yed-i kudret dürüyor...
Asgari on yedi milyon sığırı, bir sağıra
Rabbimin kudretine bak ki nasıl güttürüyor!..

diyerek bir dönem önce kendi ülkelerini sonra da bütün dünyayı kasıp kavuran Hitler ve Mussolini'ye yüklenen Tevfik'in kaleminden hem Osmanlı hem de Cumhuriyet döneminin birçok ünlü devlet adamı da paylarına düşeni almışlardır. Hele Osmanlı meclisindeki bir milletvekili için söylediği dörtlük sonraki yıllarda yasaları yapmakla yükümlü olan birçok başka vekil için sık sık tekrarlanır:

Kime sordumsa seni, doğru cevap vermediler;
Kimi hırsız, kimi alçak, kimi deyyus! dediler..
Künyeni almak için, partiye ettim telefon,
"Bizdeki kayda göre, şimdi o meb'us!." dediler!.

Onun zulüm kadar sevmediği şeylerder birisi de samimiyetsizliktir. Birinin samimiyetsiz ve zorlama davrandığına inanırsa kim olursa olsun açık konuşmaktan geri durmaz. Bu yüzden başı çokca belaya girse de huyu değişmez. Zaten sözleri ne kadar yaralayıcı olursa olsun, çoğu zaman 'Neyzen işte!' denilip geçilir. O da bu durumu 'adam yerine konmamak' diye görür, yine kızar. Beşiktaş'ta bulunan Barbaros Hayreddin Paşa heykelinin figüründe, Paşa eliyle eteğini tutar durumda görünmektedir ve Yahya Kemal'in şu şiiri heykelin arkasında durur:

Deniz ufkunda bu top seslerdi nerden geliyor?
Barbaros belki donanmayla seferden geliyor.
Adalardan mı, Tunus'tan mı, Cezayir'den mi,
Yeni doğmuş ayı gördükleri yerden geliyor
Bu mübarek gemiler hangi seferden geliyor?

Neyzen'in bu kompozisyonu görünce yazdığı dizeler neden yaşadığı dönemde neden şiirlerinin heykellerin üzerine değil de, onların üzerine konulan şiirlerin üstüne söylendiği anlaşılır:

Edebi bilgini Hayrettin Kaptan,
Beş asır önceden biliyor gibi...
Ikına ıkına yazdığın şiire,
Barbaros kıçını siliyor gibi...

O, başıboş, büyük bölümü kötü koşullardaki herhangi bir odacıkta geçmiş ömrünü verdiği binlerce söze rağmen hiçbir zaman bırakamadığı içkiyle 'şenlendirmiştir'. Kendisini zaman zaman Eflatun'la boy ölçüşecek kadar zeki ama pek çok zaman akılsız bir zavallı gibi çaresiz görmesinin nedeni hassas iç dünyası kadar içkidir de... Öyle ki bir şiirinde gönlünün muhasebesini içki hesabıyla yapar:

Deli gönül neyi özler durursunAcınacak dostun, cananın mı var?Dünya yansa yorganın yok içinde,Harab olmuş evin, dükkânın mı var?Sana giren-çıkan nedir be dürzü?Be Allah'ın nümunelik öküzü!..Ben mi yuttum ondört bin okka düzü?Bekri Mustafa'dan dermanın mı var?
Neyzen bu dizeleri yazdığında henüz 40'lı yaşlarındadır ve o güne kadar içtiği rakıyı 14 bin okka yani yirmi ton olarak hesaplamaktadır! Onu tanıyan hiç kimsenin arkasından kötü bir laf edemeyeceği, bir cebinde rakı şişesi bir cebinde neyiyle geçirdiği hayatı sona erdiğinde onun için profösörlerin ve berduşların yan yana durduğu büyük bir cenaze kafilesi oluşur. Öyle ki tabutun geçtiği yollar dolar taşar. Kimsenin aklında 'cenaze vesilesi ile birlik ve beraberlik mesajı vermek' gibi 'yakın dönem dertleri' ve ortalıkta da televizyon kameraları yoktur! Bu ikisi o zamanlar daha pek bilinmez! Cenazeye katılanların hepsi de Neyzen'i tanır, ona gelir... Hiç görmemişleri bile. Çünkü o öldüğünde artık şiirleriyle, neyiyle, hakkında anlatılan fıkralarla, göreni saygı göstermeye iten yüzü ve saçlarıyla sürüp bitirdiği yaşamıyla bir halk efsanesidir! Birçok 'edebiyat erbabı'nın ulaşamayacağı en üst rütbeyi halkından almıştır yani...
Halk ozanı Aşık Veysel Şatıroğlu, sağlığında tanışıp görüştüğü Neyzen'in ölüm haberini alınca haberi getiren gazeteciye ağlayarak yarım bırakacağı şu dizeleri söyler:

Neyzen Tevfik dünyasını değişti
Tel sustu, dil sustu, neyler nicoldu?
Ebedi yurduna gitti, kavuştu
Ağlasın kemanlar, yaylar nicoldu?

İnsanlar fânidir, eserler bâki,
Neyzen'e de değdi feleğin oku,
Döküldü bâdeler, kahdetti sâki
Gönüller coşturan neyler nicoldu?

Ne şöhrete tapmış, ne mala tapmış
Ne doğruyu koyup eğriye sapmış
Ne bir gecekondu, ne saray yapmış,
Dünya benim diyen beyler nicoldu?.

www.evrensel.net