İnsanları bayraklardan çok seven

İnsanları bayraklardan çok seven

   bir hikâyeci

İnsanları bayraklardan çok seven
    bir hikâyeci
Sait Faik'ten ilk okuduğum eser "Şahmerdan"dır. O sıralarda lise öğrencisiydim. Okul kitaplarında Ömer Seyfettin'in, Reşat Nuri'nin hikâyelerini görmüş, hikâyeci olarak da o kuşaktan birkaç imzayı bellemiştik. Yine az çok duyduğumuz bir isim de Sabahattin Ali idi. "Şahmerdan"ı okul arkadaşım Ali Avni Öneş salık vermişti. Benim de hikâye yazmaya çalıştığımı, elimden Gorki'yi, Maupassant'ı düşürmediğimi görüyordu. "Şahmerdan"daki bazı hikâyeleri mütalaa saatlerinde, bazılarını da teneffüslerde, Galatasaray Lisesi'nin o uzun koridorlarının aydınlık bir köşesinde okuduğumu hatırlıyorum.
Bu hikâyelerin, kendilerine özgü, yeni, içten bir havası vardı. İnsan Sait Faik'in hiç yapmacıksız, şiirle dolu üslubuna bir kez alışınca, onlardan kolay kolay ayrılamıyordu. "Şahmerdan"ı bitirince, ilk fırsatta "Semaver" ile "Sarnıç"ı da okumuştum. Gerçekten bu üç kitabın üçü de ayrı ayrı güzeldi. Daha o zaman Çehov'u tanımıyordum. Bu yüzden, Sait Faik'in kendinden önce gelmiş olan, belirgin konular üstüne kurulu hikâye yazanların yolunu tutmaması, benim için yeni bir şeydi. Onun hikâyelerini beğenmemin nedenleri arasında, galiba en ağır basanı da bu özelliğiydi.
Sait Faik'i Servet-i Fünun-Uyanış İdarehanesi'nde görmüştüm. O günlerde "Medar-ı Maişet Motoru" adlı romanını bastırıyordu. Bu kitabı, vitrinlerde birkaç ay kaldıktan sonra ortadan kayboldu. Başına gelenler hakkında, Necip Fazıl Kısakürek geçenlerde şunu anlatmıştı: "Adamın birini bir gece emniyet müdürlüğünde alıkoymak gerekmiş. Girdiği karanlık odada, şöyle uzanacak bir yer ararken, köşede yığınla kitaplar durduğunu farkederek, üstlerinde sabahlamış. Gün ışıyınca da, gece kendisine yataklık eden kitaplardan bir tekini alıp bakınca, ne görse beğenirsiniz? Medar-ı Maişet Motoru."
Bu romanın ne diye toplattırıldığını bilen yok. Ama Sait Faik'e, çoğu kez solculuk isnad edilmektedir. Romanı da bu yüzden toplattırılmış olabilir. Sait Faik'in solculuğu ne dereceye kadar doğrudur? Bir kez Sait Faik bir dava, bir savaşım hikâyecisi değildir ki, sağcı, solcu ya da bilmem neci olsun. O her şeyden önce, eserleri başka dillere çevrilmeye layık, usta bir hikâyecimizdir. Onun hikâyelerinde, ülkemizin köyünü, kentini, insanlarını, özellikle de kentlerde yaşayan işsiz güçsüzleri ya da geçim derdindeki küçük esnafı, balıkçıyı, boyacıyı, çımacıyı buluruz. Bir sanatçı, örneğin bir hikâyesinde: "Anlaşıldı, ben bayrakları değil, insanları seviyorum" demişse, herhangi bir rejimin propagandasını mı yapmış olur?
Üstelik bu Sait Faik gibi, kollarını dünyayı ve insanları hiç yapmacıksız kucaklamak için açtığını söyleyen birisiyse, durum kesinkes değişir. Doğrusu, sanatçının insan sevgisine kuşkulu gözlerle bakan bağnazlığı anlamak kolay değildir.
Bu konuda en yerinde sözleri yine Sait Faik söylemiştir. Üç dört yıl önce Büyük Doğu'da tefrika edilen "Havada Bulut" adlı -bu roman yazarın birçok hikâyesinin birleştirilmiş biçiminden başka bir şey olmayıp, asıl adı da "Kovada Bulut" tur. Nitekim içinde "Kovada Bulut" adına uygun düşen çok güzel bir parça da vardır. Fakat Necip Fazıl, bu isim anlaşılmaz savıyla, romanı "Havada Bulut" diye yayınlamıştır.- romanın ilk bölümündeki şu satırlara bakınız:
"En son bir gazeteye müraacat ettim. Başmuharrir cenaplarının karşısına çıktık. Siyasi kanaatlarımı sordu. Olmadıklarını söyledim. Hiç düşünmediğim şeyi bana soruyordu. Ne mebus olmak, ne de gazetede siyasi yazılar yazmak niyetinde idim. Röportajlar yapmak, muharrirlik etmek için siyasi kanaatlerime ne lüzum vardı? Ben insanlar ve kendim hakkında düşünürüm. Hükümetler hakkında, rejimler hususunda hiçbir fikrim yoktur.
Başmuharrir yine bir name kopardı:
- Yani nasıl bir dünya arzuluyorsunuz?
Artık kızmıştım:
- Nasıl bir dünya mı? Haksızlıkların olmadığı bir dünya. İnsanların hepsinin mesut olduğu, hiç olmazsa iş bulduğu, doyduğu bir dünya... Hırsızlıkların, başkalarının hakkına tecavüz edenlerin, diğer kimseleri istismar edenlerin bol bol bulunmadığı... Pardon efendim bol bol bulunmadığı ne demek? Hiç bulunmadığı bir dünya...
Sevilmeye layık küçücük kızların orospu olmadığı, geceleri ağaların, minicik kızları caddelerden yirmibeş liraya pazarlıkla otellere götürmediği, her genç kızın namuslu bir delikanlıyla konuşabildiği, para için namus, ar, haya, hayat, gece gündüz satılamadığı bir dünya... Sokaklarda sefillerin blunmadığı bir dünya... Kafanın, kolun çalaşabildiği zaman insanın muhakkak doyabildiği, eğlenebildiği bir dünya... İçinde iyi şeyler söylemeğe selahiyetler kıvranan adamın, korkmadan ve yanlış tefsir edilmeden bu bir şeyleri söyleyebildiği bir dünya..."
Bu satırları okuduktan sonra, biz böyle bir dünya istemiyoruz diyeceklere zaten başka söz söylenemez. Ne var ki Sait Faik'in istediği dünya, her aydın düşünceli insanın gönlündeki dünyadır.
Sait Faik'ten söz edilirken, çoğu kez yazdığına dikkat etmediği, bazen dalgınlık yüzünden kişilerin adlarını karıştırdığı bile ileri sürülür. Pek önemli olmamasına karşın bu söylenenlerde gerçek payı yok değildir. Sait Faik'in yazılarındaki derbeder hava, özel hayatındaki aylaklığın, eserlerine yansımasından başka bir şey değildir.
Yaşı kırkı geçen Sait Faik, bir çocuk gibi temiz kalplidir. Onun ağzından, kin tutarak söylenmiş tek kelime duymadım. Çoğu kez bizim aramızda, yani kendisinden sonraki kuşak arasında dedikodu yapmak, şunu bunu çekiştirmek isteyenlere çıkışır. Buna pek çıkışma da denemez ya. Çünkü: "Boş verin be çocuklar! Kaç kişisiniz ki şurada? Bizden kimin haberi var? Paylaşamadığınız ne ki?" diye tatlı bir dille, acı acı söylenir.
Bir zamanlar ona sık sık Meserret'te rastlanırmış. Sonraları Sait Faik'i arayanlar, Ada'da olmadığı zamanlar Yedigün İdarehanesi'nde veya Elit Pastahanesi'nde buluyorlardı. Yedigün'de çıkan yazıları, onun başarılı bir röportajcı olduğunu da göstermekten geri kalmadı. Yedigün'de bunca yıldır, Sait Faik'inkiler düzeyinde röportajla karşılaşmamıştık. Ne var ki bu röportajlarında Sait Faik kalemini dilediği gibi kullanır, röportaj yaptığı kişileri gönlünün istediği gibi konuşturmaktan da kaçınmaz.
Nitekim "Yirminci Asır" adlı sanat gazetesinin çıkışı dolayısıyla, Elit Pastahanesi'nde bizlerle yaptığı röportaj da, bunlardan biridir. Gayet neşeli ve içten bir havada gerçekleşen bu röportajında Sait Faik, dostluğumuzun da verdiği teklifsizlikle, hepimizi canının istediği gibi konuşturmuştu. Yedigün'ü o hafta, neler söylediğimizi merak ederek okumuştuk. Oktay Akbal, Halide Edip'e atıp tutuyordu, ben de Refik Halit ile
Esat Mahmut Karakurt'a veriştiriyordum. Hiç söylemediğimiz bu sözlerdeki ukala tavırdan ötürü Oktay Akbal da, ben de az üzülmemiştik.
Elit'e sürekli geldiği günlerde, en büyük zevki kapüçino içmek ve bezik oynamaktı. Frau Braun'dan sütlü kahvesini isterken Fransızca konuşmaktan garip bir tad alıyordu. Oyun oynarken arada bir kızar küfür savurur; eline iyi kağıtlar gelince, gök mavisi gözleri sevinçten parlardı.
Karşısına çoklukla, siyah takım elbisesi, beyaz gömleği ve özel bağlanmış kıravatıyla, ressam Fethi Karakaş yer alırdı. Sait'i tanıyanlar, küçücük şeylere kesik kahkahalarla gülüşünü görerek, ne şen adam derlerdi. Bilmezlerdi ki yine o şen adam, iki dakika içinde, entipüften birşeye içerleyerek küfrü basar, çekip gidebilirdi.
Nereye mi giderdi?
O zamanlar Sait Faik henüz karaciğerinden rahatsızlanmamıştı. Öncelikle içki içilen yerlere giderdi. Öyle kibar lokantalardan hoşlanmazdı. Abidin Dino, Ankara'da açtığı resim sergisi için gönderdiği davetiyede şu adresi yazmış: "Sait Faik, Orman Birahanesi, Beyoğlu/İstanbul". Bu belgeyi ileride gerekebilir diye şair Behçet Necatigil saklamaktadır. Gerçi davetiye Sait Faik'i bulmuş, ama o sıralarda Orman Birahanesi'ne pek gittiği yokmuş. Daha çok Balıkpazarı'ndaki Cumhuriyet adlı büyük meyhanede içiyormuş. Çoğu zaman Orhan Veli ile Cahit Saffet de orada olurmuş. Cumhuriyet'in şarabı da etkiliymiş. Bu yüzden Sait Faik'i o günlerde saat ondan sonra Beyoğlu'nda ayık görmek, tümden iyi bir rastlantı sayılabilirmiş.
Kışın Sanat Dostları Derneği lokalinde sık sık karşılaştığımız Sait Faik, yaz gelince Burgaz'dan kente inmez oldu. Geçenlerde Taksim Bahçesi'nde Ada'da işinin gücünün balığa çıkmak olduğunu söylüyor, arada da: "Edebiyat aleminde ne yenilikler var?" diye sorarak, bize takılmaktan kendini alamıyordu.
Doğrusu Sait Faik'in doğa sevgisi ve temiz havadan yararlanmayı bilmesi, gıpta ettiğim yanlarından biridir. Üç yıl önce, bir dergide çingene kızlarından sözeden yazıları çıktığı sıralarda, bizi Hürriyet Tepesi'ne doğru yürütmüştü. O gün baharın verdiği neşeyle, çingeneleri oynatmış ve yol kenarındaki çayırlara oturup fallarımıza baktırmıştık.
Sait Faik'ten söz açılınca kolay kolay bitiremez insan. Ne ki tadında kesmek, uzun sözden hoşlanmadığını bildiğimiz Sait Faik'in de beğenisine uygun düşer. Hem ne de olsa, Sait Faik'le aramızda bir küçük kardeş-ağabey yakınlığı var. Reşat Ekrem Koçu'nun İstanbul Ansiklopedisi'nde yaptığı gibi, mahremiyetine girmem de yakışık almaz.
www.evrensel.net