Sanatın tanıklığı, biliciliği

Herkesin bir bağımlılığı var. Benimkisi okumak. Daha doğrusu her yeni kitaptan sonra, eski kitaplardan birini okumak.

Sanatın tanıklığı, biliciliği
Sennur Sezer
Herkesin bir bağımlılığı var. Benimkisi okumak. Daha doğrusu her yeni kitaptan sonra, eski kitaplardan birini okumak. Defalarca okunmuş, bir bakıma ezberlenmiş kitaplardan yeni ayrıntılar, güzellikler bulmak. Bu hafta, Sait Faik'in Havada Bulut'unu yeniden okumayı seçtim. Bu kitabı çok severim. Önce adı yüzünden. Sait Faik bu kitabın adını Kovada Bulut diye düşünmüş. Evine kovayla su götüren bir çocuğun düşleri yüzünden: "(...) bir aralık kovamın içine baktım ki, Aman Yarabbi. Suyun içinde bir bulut yüzmüyor mu? Ne sevindim! Ne sevindim! Deliler gibi oldum. (...) Götürüyorum, havadaki bulutu kovama doldurdum götürüyorum."
Öykünün kahramanına, kovana ister bulutu doldur ister güneşi, sizin evin eşiğini aşırtamaz, evine gökyüzünü sokamazsın demişler. Sait Faik'e de, Havada Bulut olsun kitabın adı, kimseler Kovada Bulut'tan bir şey anlamaz. Neyse, zincirleme öykülerden oluşan Havada Bulut'un ilk baskısı 1951 yılında yapılmış. Öykülerin yazımının da bir yıl önce olduğunu düşünürseniz elli yıllık bir kitap. Bu kitapta bir deprem olayı da var. Bilirsiniz, Sait Faik Adapazarı'nda doğup büyümüştür. Sözü sık sık oraya getirir. Burgaz çok sonra. İşte Sait Faik, elli yıl öncesinin depremiyle ilgili şu saptamaları yapmış:
"Şimdi memleketimdeyim. Memleketim yeni zelzele görmüş bir memleket. Her taraf toz-toprak, moloz, çadır sefalet içinde. Zenginler evlerini tamir ettirmiş, içlerine girmişler bile. Havalar daha iyi gidiyor. Evini yaptıramıyanlar yağmur başladığı zaman çadırlarına girip çıkabilmek için çamurda yüzebilen bir kayık keşfini düşünüyorlarmış. Bu sabah böyle bir tanesini iki belediye çavuşu trene bindirdi. Tedavi edilecekmiş... Bence adamın hakkı vardı. Ne diye götürdüler adamcağızı bilmem."
"Zelzele mıntıkasında, 11.700 liraya memur evleri yapılmak üzere müteahhitlere ihale yapılmış. Evler başlamış bitmek üzere. Fakat bütün memleketin ağzında çalkalanan bu evlerin anha minha 5000 liradan fazlaya çıkmayacağı! Eğer hakiki, iyi malzeme kullanılırsa hadi diyelim 6000 liraya çıksın. Hadi buna 1500 papel müteahhit payı verilsin. Bir evin 7500 liraya pekala yapılabileceği açık. (...) Dedikoduyu bırakalım. Kızılay da fukaralara yardım ediyormuş! Evlerini yaptırsınlar diye adam başına 150 lira dağıtmış. Fukaralar da yüz elli lira ile evlerini yaptıracaklarmış. Adam gördüm, bir fukara yüz elli lira ile pekala tamiratını yapabilir, diyordu. Bütün fukara halk, 150 lira ile ev yapacaklarına, bayram yaklaşıyor diye çocuklarına bir ceket, bir pantolon, bir de yemeni almışlar. Süs olarak da ellerine birer tane horoz şekeri tutuşturmuşlar. Bayram yerinde fukara çocuklarını salıncakta seyrederken insan doğrusu serinliyor şekerim. 150 lira ile ev yapılır mı sevgilim (...) Üzülen kimse yok. Çünkü fukara halk, Kızılaya çadırlarını vaktinde iade edecek vaziyette değil."
Deprem, deprem için onarım parası, müteahhitlere verilen para... yoksullara verilen onarım parasıyla bir elbise bir köy işi papuç bir de horoz şekeri alınabilşi... Çamurda yüzecek kayık projesi.. değişen bir şey var mı? Müteahhitler konusu, Sait Faik'in uzun uzun anlattığı bir konu. İyisi mi siz okuyun. Ben öyküden bir başka ayrıntıyı alıntılayım:
"Ramazan'ın 23'üncü günü yine müthiş bir zelzele olacakmış, diye çıkarmışlar. Bilmem neredeki topal hoca haber vermiş. Saatine kadar sokakta kadından geçilmezdi. Kaymakam bile asayişi temin edemedi." Bir dönemin depremi, deprem evlerinde kullanılan ağaç türlerine kadar yer almış Sait Faik'te.
Sait Faik, öykü ile gazete haberi arasındaki ayrımı gözeterek gününe tanıklık etmeyi başardı. Değişeni değişmeyeni vurguladı. Deri işçilerini öyküleştirip günümüze bıraktığı gibi. Gerçek sanatçılar günlerine tanıklık etmekten kaçınmazlar. Onları edebiyatta önemli saydıran da budur.
www.evrensel.net