Bugün kaç çocuk öldürdünüz?

Bugün kaç çocuk öldürdünüz?

"Prag eylemlerinde söylenen o söz çok önemlidir: Bugün kaç çocuk öldürdünüz? Bugün kaç çocuk öldürülüyor? İşte Yılmaz, bütün bunları sorguluyor Duvar'da."

Bugün kaç çocuk öldürdünüz?
Mustafa Kara
Yılmaz Güney'in son filmi "Duvar", 17 yıl gecikmeli olarak yarın gösterime giriyor. 1983 yılında Türkiye'de bir cezaevini anlatmanın, Türkiye'yi anlatmak demek olduğunu vurgulayan Yılmaz Güney'in, "Duvar"ın çekimleri boyunca yanıbaşında olan, "ihtiyar" diye seslendiği, oyuncu Tuncel Kurtiz ile görüştük.
17 yıl sonra gösterime giren bir film Duvar. Filmin, güncelliğini yitirmeme özelliği nereden geliyor?
Yılmaz Güney, Duvar'ı çekerken, "Bugün Fransa'da yapıyoruz demokrasi mücadelesini ama bu film ile mutlaka Türkiye'ye gireceğiz" demişti. O 17 yıl bekleneceğini tahmin etmiyordu tabi. Türkiye, 17 yıl gecikmiş olmasına rağmen, Yılmaz'ın şiiriyle, gerçeğiyle karşı karşıya kalacak. Türkiye'nin beğenisi, düzeyi ne kadar yozlaşmıştır onu da göreceğiz.
Güncel kalmasında, hapishane olaylarının daha da büyümesinin katkısı vardır, diyelim. Ama, bu olaylar olmasa bile Yılmaz'ın sanatsal düzeyde insanı anlatırken Duvar'da geldiği nokta, biçimi ve estetiği ile çok önemli bir sanat eseri yaratmıştır.
Yılmaz'ın estetiğinde, sinemasında şiir vardır. Yılmaz bir hikayecidir, ama şairdir de aynı zamanda. Resimler kurar. Çünkü bir köy çocuğudur, masallarla büyümüştür. Bir anası vardır ki ona çok büyük masallar anlatmıştır. O masal gelir Yılmaz'ın sinemasında bir şiir olarak görülür. Seyithan'da bir mezar çiçeklenir. Bir bakarsın bir kız çocuğunun eline bir kırmızı karanfil verilir
Duvar'a yaklaşım nasıl oldu?
Yılmaz, Duvar'da da kendi gerçeğini, kendisine uygun bir şiir olarak anlatır. Gerçekçidir; racist (ırkçı) değil, faşist değil. Karşısında bir film vardır, Geceyarısı Ekspresi (Midnight Express), bu film ırkçı bir filmdir. Yılmaz da söyledi, biraz da ona karşı yapmıştır Duvar'ı. Yönetmen Alan Parker, ki daha sonra özür dilemiştir, bütün bir halkı karşısına almıştır. Bu film Avrupa'da dünyayı yerinden oynatmıştı. Ama insanlar, Yılmaz'ın filmine bakmaktan çekindiler. Çünkü baktıkları zaman kendilerini gördüler.
Prag eylemlerinde söylenen o söz çok önemlidir: Bugün kaç çocuk öldürdünüz? Bugün kaç çocuk öldürülüyor? İşte Yılmaz, bütün bunları sorguluyor Duvar'da. Türkiye'de yaşananlara 17 yıl içinde kavga diyenler, bugün Bergama'da kolu kopan bilmem nelerle kolu kopan insanları görüyorlar. Nice insanların suçsuz yere içeride çok ağır koşullarda tutulduklarını, işkenceyi görüyorlar. Yılmaz, bunların gerisinde kaldı şimdi. Ama bir içeriği anlatırken vardığı düzey açısından önemli.
Bu sıralar bir de Abuzer Kadayıf var gösterimde, sokak çocuklarına dışardan bakan bir film.
O filmi görmedim. Sadece Turizm Bakanı Erkan Mumcu'nun film sonrası sözlerini izledim, ilk defa bir bakandan bu kadar net bir yanıt duydum. "Kabaydı, kendi eleştirdiğinin içine kendisi düşüyor" dedi. Aynı biçimde 2 milyon gişe yapan Kahpe Bizans da vardı. Bu filmlerin seyircisi Televole seyircisi. Bu televole dediğimiz şey, namussuz bir şey, ama bizim halkımız zehir gibi alıştırıldı.
"Sinema ticaret midir, sanat mıdır?" diye bakacağız. Ticaret olarak gördüğümüz zaman, sansasyona koşan, bir defa izleyip çıkıp gidenler olacaktır. Şimdi tekrar etmeye çalışacaklar. Ama, tekrarlar gümbür gümbür gider. O yüzden umutsuz olmamak lazım. Ama onlar yeni gardlar alırlar, Yeşilçam batmıştır, ne çıkmıştır, video çıkmıştır. Video batarken kanallar çıkmıştır. Önümüze bütün atık; Amerikan ve Türkiye atığı sinema televizyonlardan bize kusuluyor. Bu da yeni estetiğimizi doğurur. Bu çok tehlikeli.
Bir yandan çok güzel gençler var, çalışıp duruyorlar. Toplum geriye gidemez, bir ileri adım atacaktır kuşkusuz. Kendine bir kanal bulacaktır.
Duvar'ın çekiliş öyküsünden bahsedebilir misiniz?
Yılmaz'ın çocuklara verilmiş bir sözü vardı; "Soba, pencere ve iki ekmek istiyoruz"... Bunu yapmak istiyordu, çünkü verilmiş sözü vardı. Çocuklarla beraberdi. İsveç'teyken bana telefon etti, "Küçük bir rol var oynar mısın" ve başladık. İstediği şey cezaevini kurabilmekti. Bir Fransız manastırının içine herkes geldi, ustalar geldi. Manastırın diğer bölümünde okul devam ediyor, Fransız çocuklar gidip geliyor. Yılmaz, bu cezaevinin tek bir cezaevi değil, bir yanının Isparta, bir yanının Kayseri, bir bölümünün başka bir cezaevine benzetmek istiyordu.
Ve çocuklar geldi. Berlin'den, Hannover'den, Münih'ten toplanmış işçi çocukları, sokak çocukları... İki dil arasında paramparça olmuş, okulsuz kalmış, en aşağı yerde yaşayan çocuklardı. 10 yaşında hırsızlığa başlayan çocuklar... Sonra Paris'ten, Cezayirli Faslı işçi çocukları... Türkiye'den kaçmış siyasi mülteciler, işçiler, Yılmaz'ı tanımak isteyenler... İnanılmaz bir kalabalıktı. Herkes bir iş yaptı. Pek çok olay yaşandı o manastırda. Müthiş çelişkiler içinde, çok zor, çok gaddar bir film çıktı ortaya. Benim için çok önemli bir sinema.
Türk sinemasının geldiği noktayı, özellikle genç sinemacıları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bizim genç sinemacılarımızın sokağa çıkması lazım, çalışmaları lazım. Bunu yapanlar var. Serdar Akar var, Derviş Zaim var. Reis Çelik, çok severim, iyi arkadaşımdır, ama onu bunların arasına koyamıyorum. O daha çok Amerikan filmi yapıyor. İki filmi de iyi iş yaptı ama yeterli değil. Sözler yeterli değil. "Işıklar Sönmesin" dediğin zaman onun içinde silah kaçakçılığı var, eroin ticareti var, koruculuk var. Amerikan filmi gibi, iki tane adamı karşı karşıya getir; "Sen beni bilmem ne yaptın, sen beni ezdin". Yok ya?
Sinema hiç basit değil. Bir insan gövdesi kadar karmaşık. İyi çalışılması lazım. Ümraniye'yi kim anlatabildi daha, hatta Beyoğlu'na oradan gelen çocuğu kim anlatabildi? Şiirde anlatıldı, romanda hikayede ben okuyamadım daha. Varsa o sinema olacaktır zaten.
Yılmaz'ı çok erken kaybettik diyorum. yapacağı çok şey vardı. Yapacaklarının yarısını yapamadı.
www.evrensel.net