Amerikan barışının çöküşü

Amerikan barışının çöküşü

Filistin topraklarında süren İsrail katliamları ve gelişen halk direnişi, ABD damgalı 'Oslo barışı'nın iflas ettiğini herkes açısından kanıtladı.

Amerikan barışının çöküşü
Haber Analiz - Taylan Bilgiç
28 Eylül tarihinde, Filistin kasabı Ariel Şaron'un Haremüşşerif'e yönelik provokatif ziyaretinin ardından patlayan Filistin öfkesi ve İsrail terörü, Ortadoğu'nun, Amerikan barışıyla cilalanmış zorlama "denge"lerini allak bullak etti. İsrail işgali altındaki topraklar, 13 yıl önceki "İntifada" (Ayaklanma) günlerini anımsatan, genç-yaşlı onbinlerce Filistinlinin katıldığı protesto eylemlerine sahne oldu. İsrail ordusunun siyonist işgale karşı patlak veren bu öfkeye yanıtı ise, İntifada günlerinden çok daha sertti: Ekim ayı başından bu yana İsrail helikopterleri, tankları, gemileri, askerleri ve yerleşimcileri tarafından katledilen Filistinli sayısı 200'e yakın. 3000 kadar Filistinli yaralandı, sakat kaldı.
İsrail saldırıları, birkaç ay öncesinin "barış ortağı" Filistin lideri Yaser Arafat'ın karargâhına füzeli saldırılara kadar tırmandı. Gazze, Ramallah ve Batı Şeria, helikopter ve tanklarla dövüldü. Filistin topraklarına bir virüs gibi yayılan silahlı Yahudi yerleşimciler, geceleri köyleri basıp insanları öldürdü, evleri yakıp yıktı.
Arap ülkelerinin ABD güdümlü liderleri ise, kendi halklarının Kahire, Amman ve diğer başkentlerde onbinlerle dile getirdiği "Filistin'e sahip çıkılması" talebi karşısında soğuk terler döktü; bir "bölgesel savaş" olasılığına işaret ederek İsrail'e sert "ateşkes" çağrıları yaptılar.
Gelinen noktada, ABD'ye bağlı politikacı ve yorumcuların örtbas çabalarına rağmen, iki temel soru yanıtlanmamış olarak duruyor: Neden ve bundan sonra nereye?
Şaron provokasyonu
ABD'li stratejistler, baş sorumlusu oldukları Filistin-İsrail sözde barışının iki haftada tuzla buz olmasını sorgulatacak olan ilk soruyu genellikle "teğet" geçiyorlar. Gelinen noktayı "Şaron provokasyonu"nun bir sonucu olarak görme eğilimi, başlangıçta olduğundan çok daha zayıf. Bunun bir nedeni, yaşananların, Şaron gibi şimdilik "kızağa çekilmiş" bir Nazi bozuntusunun "kapasitesi"ni çok aşması. Katliamların sorumluluğunu Şaron gibi bir günah keçisine yüklemenin güçleşmesi nedeniyle, ABD açısından çok daha uygun bir "keçi" bulunmuş görünüyor: Yaser Arafat.
ABD'li yöneticiler, İsrail katliamlarının doruk noktasına ulaştığı 4 Ekim tarihinde Paris'te yapılan "ateşkes" toplantısından bu yana, Arafat'a yönelik suçlamalarını, daha önce görülmedik bir uslüpla, arttırdılar. Hatırlanacağı gibi, bu toplantıda Arafat, katliamlara yönelik uluslararası soruşturma açılması gibi çok haklı bir talebin İsrail ve ABD tarafından kabul edilmemesi üzerine, toplantıyı terketme girişiminde bulunmuştu. Yine hatırlanacağı gibi, ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright, Arafat'ın arkasından koşarak önüne geçmiş, kapıları kapamış ve "Buradan kimse çıkamaz!" diye bağırmıştı. Bir ulusun lideri olarak kabul edilen bir kişiye yönelik bu tavır, ilerleyen günlerde olacakların habercisiydi aslında. Gerçekten de, özellikle 10 Ekim'den sonra, ABD ve İsrail yöneticileri, yüzlerce Filistinlinin cesetlerine basarcasına, "Olayların sorumlusu Arafat'tır" suçlamasını giderek daha yüksek sesle tekrarlamaya başladı. ABD, birkaç gün önceki "iki tarafa eşit yaklaşır görünen" ve bu haliyle bile katliamları görmezden geldiği için ibretlik olan tutumunu aratır olmuştu!
Teröre ABD desteği
"Barış ortağı Arafat"a karşı alınan tavırdaki hızlı ve kritik dönüşümü, ABD dış politikasının şaşmaz savunucusu Washington Post'tan takip etmek ilginç olacak:
"...isyancılara karşı gözyaşartıcı bomba, plastik mermi, antitank silahları ve helikopterler kullanan İsrail askerleri, Ehud Barak'ın fazla ileri gittiğini söyleyen bir eleştiri fırtınası yarattı." (9 Ekim, Lee Hockstader)
"Arafat, belki de en önemli siyasi müttefiki olan ABD ile ilişkisinin riskte olduğunu anlamalıdır. Beyaz Saray, bunu anlatmak için, Filistinlilerin tek taraflı devlet ilan etmesi durumunda onlara karşı yaptırım öngören Senato tasarısına artık karşı çıkmadığını ilan etmelidir." (19 Ekim, Robert Satloff)
"Arafat'ın Camp David'de anlaşmaktan sakınması, son şiddeti körüklemesi ve sona erdirilmesi yönünde çağrıda bulunmayı reddetmesi, İsrail'i, dehşet verici de olsa alternatif gelecekler aramaya zorlamaktadır. Arafat'ın Yusuf'un Türbesi'ni koruyamamasının ardından, her sorumlu İsrail hükümeti, ona özerklik vermeden önce iki kez düşünecektir." (11 Ekim, Başyazı)
"Arafat... isyanları aktif ve bilinçli olarak körüklemiştir." (13 Ekim, Başyazı)
'Amerikan Barışı' aslında savaştır
İsrail katliamlarının sorumlusunun Arafat olduğu suçlaması, Şaron seçeneğinden de gülünç. Peki asıl sorumlu kim?
ABD inisiyatifiyle başlatılan gizli İsrail-Filistin görüşmelerinin meyvesi olarak Ocak 1993'te Norveç'in başkenti Oslo'da başlatılan "barış süreci", soruya yanıt bulmamıza yardımcı olabilir.
Oslo Anlaşması, bütün dünyaya ABD'nin savaşsız-sorunsuz "Yeni Dünya Düzeni"nin en parlak kanıtı olarak sunuldu. Filistin Kurtuluş Örgütü lideri Yaser Arafat ve dönemin İsrail Başbakanı İzak Rabin tarafından imzalanan anlaşma, "Filistin'e bağımsız devlet" vaad ediyordu. Ancak ilerleyen yıllar, Oslo'nun, "lafzı ve ruhu" ile taşıdığı gerçek anlamını tüm Filistinlilere acı deneyimlerle gösterdi.
Oslo; Filistin sorununun temelinde yatan askeri işgal, Yahudi yerleşimleri ve 4 milyon Filistinli mülteci konusunda hiçbir somut ilerleme getirmiyor, bu temel konuları "sürecin ilerleyişine" havale ediyordu. O tarihe kadar; uluslararası alanda neredeyse bir devlet otoritesine ulaşacak kadar parlak başarılar kazanan, haklı Filistin davasını tüm dünyaya duyuran, ancak buna rağmen işgal altındaki tek karış toprağı özgürleştirememiş olmanın sancılarını çeken FKÖ'yü, Amerikan Barışı'na cezbeden de bu "havale" oldu.
FKÖ Amerikan-İsrail tuzağına düştü
FKÖ; bir dizi faktör nedeniyle hızla bir Oslo'ya doğru ilerliyordu zaten: İntifada hızını yitirmiş, Irak Körfez Savaşı'nda yenilmiş, Sovyetler Birliği çökmüş, Arap rejimleri açıktan ABD uşaklığını savunmaya başlamıştı.
Baştan sona Amerikan damgasını taşıyan Oslo'nun, orta vadeli ABD-İsrail amaçlarını gerçekleştirmeye yarayan beş temele oturduğu söylenebilir:
1. "Bağımsız devlet" havucunu sallayarak Arafat yönetimi ve Filistin halkını beklentiye sokmak.
2. İsrail işgalini kalıcı hale getirmek.
3. FKÖ ile FKÖ önderliğini birbirinden koparmak, FKÖ'yü işlevsiz hale getirirken önderliğini ABD-İsrail'e kukla yapmak.
4. Ortadoğu'daki ABD müdahalesini kalıcılaştırmak.
5. BM belgelerine geçen ve tüm dünyanın kabul ettiği "toprak karşılığı barış" formülünü geçersizleştirmek.
'Sivil işgal' dönemi
ABD ve İsrail, bu hedeflere ulaşmak için 7 yıldır olağanüstü çaba harcadılar. Bu dönemde İsrail, 22 bin hektar Filistin toprağını daha, Yahudi yerleşimciler aracılığıyla işgal etti. Bir "sivil işgal"di bu. Bu miktarın yüzde 80'i, son 4 yılda ele geçirildi.
Oslo sürecinden çekilen Filistinli lider Haydar Abdül-Şafi'nin görüşleri, bu bağlamda dikkat çekici: "İsrail, oldubitti yaratmak için toprak işgaline ve yeni yerleşimler kurmaya devam etti. Oslo'yu yerleşim politikasını hızlandırmak için kullandı ve kısa sürede, işgal altındaki topraklardaki denetimini sağlamlaştırdı." (Al-Ahram Weekly, 3 Eylül 1998)
Filistin yönetimi, 7 yıl sonra bugün, İsrail devletinin kurulmasından önceki Filistin topraklarının sadece yüzde 6.6'sı üzerinde, kısıtlı bir söz hakkına sahip. Oslo, bu oranın en fazla yüzde 22'ye çıkarılmasına olanak tanıyor.
BM kararları çiğnendi
1967 saldırısıyla ele geçirilen Gazze ve Batı Şeria'nın durumu ise, Oslo ve takipçisi anlaşmalarla, bir "yüzdeler hesabı"na dönüşmüş durumda. En iyi ihtimalle Filistin, bu bölgenin yarısını İsrail denetimine terketmek zorunda kalacak. Oysa buradaki işgal, artık adı bile anılmayan 242 nolu BM Kararı uyarınca, derhal sona erdirilmek zorunda.
İşgal altındaki topraklarda olan biteni de anımsamak gerek: Uluslararası Af Örgütü verilerine göre, Oslo'dan bu yana her yıl 1600 Filistinli İsrail kuvvetleri tarafından tutuklandı, bunların en az 800'ü sistematik işkenceye tabi tutuldu ve onlarca Filistinli, İsrail kurşunlarıyla sokak ortasında öldürüldü.
Bütün bunlar karşısında FKÖ ne yaptı diye sorulabilir. Ama FKÖ, uzun zamandır bir "tabela"ya indirgenmiş durumda; çünkü artık "Filistin Özerk Yönetimi" (FÖY) var. Haydar Abdül-Şafi'nin sözleriyle, "FKÖ bir kenara atıldı ve Filistin Yönetimi ön plana geçirildi" (agy). Bu adım, FKÖ'yü halktan tamamen koparmak amacını güdüyordu.
Terör ve zulümle sağlanan 'güvenlik'
Bu sürede FÖY, adım adım ABD-İsrail maşası haline getirilmeye çalışıldı. FÖY'ün kurulduğu 1994'ten bu yana Filistinliler, bir de "Filistin polisi"nden çekiyorlar: Altı yıl içinde 19 Filistinli, Filistin polisinin işkencelerinde yaşamını yitirdi, binlercesi ise "barış sürecini sabote eden faaliyetler"den ötürü tutuklandı. Nisan 1995'te kurulan askeri nitelikli Devlet Güvenlik Mahkemeleri kararlarıyla insanlar idam edildi. Uluslararası hukuka aykırı olan bu mahkemeler, ABD'li dışişleri sözcüsü Nicholas Burns tarafından "İsrail'in güvenliği için zorunlu" görülüyorlardı.
FÖY'ü bir "Amerikan polisi"ne çevirmenin en büyük adımı, Oslo'nun devamı olan 23 Ekim 1998 tarihli Wye Anlaşması ile atıldı. Arafat ile dönemin İsrail Başbakanı Netanyahu arasında imzalanan anlaşma, FÖY'e, kapsamı ABD-İsrail tarafından belirlenen "terör ve şiddet hareketlerine karşı sistematik ve etkili mücadele" görevi biçti. ABD, CIA'yi "FÖY'e yardım" gerekçesiyle devreye sokarak, eli kanlı istihbarat örgütüne hukuki zemin sağladı. Bugün FÖY, 30 binden fazla kadrosu olan dev bir polis teşkilatını andırıyor.
Arafat ve şurekası ise, "sürece tam bağlılıklarının" sağlanması için, yağlı ihaleler, kumarhaneler, Dünya Bankası kredileri vs. ile ödüllendirildi.
Kanla kazanılanlar masada kaybedildi
Ancak Oslo, Wye ve onların çizgisinde atılan diğer imzalar (Şarm-El Şeyh ve El-Halil), asıl tahribatlarını, Filistin davasının meşruiyet zeminini sağlayan "toprak karşılığı barış" formülünde yaptılar. Bu formüle karşı, Wye ile "toprak karşılığı güvenlik" tezi öne sürüldü. Anlaşma, öz olarak, "miktarı belli olmayan bir toprak karşılığında, Filistinlilerin direniş haklarından feragat ettiğini" vurguluyordu. FÖY liderliği, attığı imzayla, 25 yıllık mücadeleyle kazanılan uluslararası meşruiyetine kendi eliyle darbe vurmuş oldu. "Ortadoğu barışı"nın içeriği, "İsrail için koşulsuz güvenlik, Filistinliler için belli koşullarda güvenlik" tanımı ile dolduruldu. Filistinli yönetici Hanan Aşravi'nin deyimiyle Oslo, "İsrail tarafından uzlaşma mekanizması olarak değil, güç aracı olarak kullanıldı" (10 Eylül 1998, agy).
Labirentte kaybolanlar
Gelinen nokta, "uzlaştırıcı güç" ABD'nin amaçlarının, Filistin halkının amaçları ile taban tabana zıt olduğunu herkes açısından göstermiş bulunuyor. Filistin halkının Arafat tarafından dahi dizginlenemeyen öfkesinin nedeni, "Amerikan barışı"nın ta kendisidir.
"Bundan sonra nereye?" sorusuna bir dizi yanıt vermek, öngörülerde bulunmak mümkün. Ancak önemli olan şu ki; Arafat liderliği, hizmet etmek yükümlülüğünü taşıdığı Filistin halkının, üzerine yağan kurşunlar pahasına işaret ettiği yoldan gitmez ve emperyalist diplomasi koridorlarında bir kez daha kaybolmayı tercih ederse, kendi sonunu da hazırlamış olacaktır. Oslo süreci artık ölmüştür ve bir ölüyü birkaç yıl daha yaşatma girişimi, Filistinlilere ve Ortadoğu halklarına çok pahalıya patlayacaktır.
www.evrensel.net