Çelik gibi sağlam bir umudun insanı

Çelik gibi sağlam bir umudun insanı

Ömer Faruk hiç eskimemiş. Peki ama bu eskimeme... geçerlilik neye dayanıyor? Ömer Faruk, dünyaya gerçekçi açıdan diyalektik yöntemle bakmayı önemser.

Çelik gibi sağlam bir umudun insanı
Ömer Faruk Toprak için ilk söylemem gereken şu. Ömer Faruk hiç eskimemiş. Bunu şunun için önemsiyorum. Kimi düşünürlerin, yazarlarının yıllar sonra okundukta "eskidikleri, yıprandıkları" görülür. Bunun nedeni, söylediklerinin, düşündüklerinin o an için, o dönem için doğru olmasıdır. Zaman o düşünceleri yıpratmıştır... geçersiz kılmıştır.
Ömer Faruk'un ilk yazılarından bu yana 58 yıl geçti. Bu yarım yüzyılı aşkın zamanda neler yaşandı Türkiye'de. Ömer Faruk yarım yüzyılı aşan bir zamana direnmiş düşünceleriyle. Tabii sanatıyla da. Ben bu yazımda Ömer Faruk'un sanat üstüne düşüncelerini ele alacağım.
Türk Dili dergisinin 1944 yılında yayınlanan "Aktif Sanat" adlı yazısında bakın ne diyor Ömer Faruk. "Uygarlığın eski devirlerinden, yaşadığımız zamana kadar yaratılan yapıtlardan hemen hiçbirisi, yalnız sanat olsun diye meydana getirilmiş değildir. Çünkü hiçbir sanatçı toplumun bünyesinden, özellikle bağlı olduğu sınıfın psikolojisinden uzaklaşamamıştır. Bugüne kadar meydana getirilmiş ölmez yapıtların insanlar için belirli bir işlevi olmuştur. Bu başarı, yaşadığı toplumla bağı olmayan, alâlâde bir işlevi değil, duyan ve düşünen insanların amaçlarının ürünüdür."
Bu tanımlama, sanatı işlevsizleştirmeye kalkanlar için bugün bile geçerlidir.
Ömer Faruk'un eskimezliği
Peki ama bu eskimeme... geçerlilik neye dayanıyor? Ömer Faruk'un yazıları okundukta şu görülür. Ömer Faruk, dünyaya gerçekçi açıdan diyalektik yöntemle bakmayı önemser. İşte gerçekçi bakış, diyalektik yöntem bugün bile geçerli kılan iki temel öğe.
O, aklına gelebileni yazan... sonra da "Ben böyleyim işte" deyip, işin içinden çıkan biri değil. Düşünen, gözleyen, tartan, sonra düşüncelerini güzel bir biçimde yazan bir insan Ömer Faruk.
Sanatı bu genel tanımla disipline eden Ömer Faruk, edebiyatın özgül yanlarına nasıl bakıyordu acaba. Sözgelimi, bir şair, nasıl şair olabilir. Dizeleri alt alta diziveren... bu rastgele dizilişlerle ödül bile alınan günümüz edebiyat ortamı için bu soru tuhaf gelebilir.
Ama bu soruya şöyle yanıt verir Ömer Faruk: "Ozan olmak, yirminci yüzyılın ikinci yarısında toplumsal sorunları bilmekle başlıyor ilkin!"
Neymiş... Şair olacak kişi toplumsal sorunları bilecekmiş. Ama bitmedi. Devam ediyor Ömer Faruk: "Çağımızın gerçeklerini halk yararı açısından incelemez ve bir yargıya, bir bileşime varamazsanız, şiir bir falcılık kulübesine girer, afyon çekmeye başlayan bir kişinin düş ve görüntü evrenine götürür sizi."
Ne kadar doğru... Gerçekten de böyledir. Ömer Faruk'un bu saptaması, şiirin falcılık kulübesine girmesi, işte bugün karşımızda. Toplumsal sorunlardan habersiz... dünyaya doğru açıdan bakamayan bir şiir çizgisi egemen oldu şiir dünyamıza.
Elinde palayla dolaşan bu kişiler, kimin şair olup olmadığını saptamaya bile vardırdılar işi.
Şairin işlevi
Sanata... şiiri salt güzellik, salt süslemecilik sananlara karşı çıkan Ömer Faruk, şairin işlevini şöyle belirler: "Şimdi gene yeni sömürgeciliğe karşı çeşitli alanlarda açtığımız savaşa gelelim. Zengin ve geniş bir kahramanlık kaynağından ışık uzatıyor halkımıza. Bir orkestrasyon şiirine malzeme olacak renkli folklorumuz var. Destanlarımız, kendi atmosferine girecek, kendi üslubundan hareket edecek ozanları bekliyor. Fikir alanında, üretim ilişkileri alanında yapılan tartışmalara ozanlar katılmaz, halka cesaret örneği vermezlerse, yobazlara arka çıkan yeni sömgürgecilik yanlıları yenilemez, az gelişmişlikten kurtulamayız."
Peki, şair niye böyle yapmalıdır? Yapmalıdır, çünkü "Şiir örnekleri, ozan kişiliğindeki efsaneler, eski Türk edebiyatından bugüne kadar edebiyatımızda en geniş yeri tutar. Ozanlarımız, yüzyıllardır ağlayıp gülen halkımızın duygularını, sürüvenlerini söylemişler, yazmışlardır."
Bilincin tarihselliğidir Ömer Faruk'u böyle düşündürten. Bugün şiirimiz, tarih bilincini yitirmiş, şairlerin elinde. Şairin sorumluluğu unutturuldu. Toplumdan, toplum sorunlarından uzakta falcılık yapıyor... durmaksızın süslüyor şiirini.
Ömer Faruk için şiir "sözcüklerle yeni bir dünya kurmaktır." Ama bu dünya "tek renkle" kurulmaz. Bu konuda şöyle der, Ömer Faruk: "Eskiden toplumculuk diye bir tek renk gösterildi. Tek renkli gibiydi sanki. Salt şöyle yazılırsa toplumcu denilirdi sözü, bana tutucu görünüyor bugün. (...) Bugün toplumculuğun renkleri çoğaldı, tekdüzellikten kurtuldu."
Yazarlarla ilgili değerlendirmeleri
Ömer Faruk, sanat üstüne düşüncelerini söylemekle yetinen bir yazar-şair değil. Düşüncelerini çeşitli eserlerde somutluyor. Abdülhak Şinasi Hisar'ın "Fahim Bey ve Biz" adlı romanı için şöyle yazar: "227 sayfa ne yazık ki bir hanım nine edasıyla yazılmış olup, ancak belirli bir dost zümresine seslenmektedir. Hemen söylemek isteriz ki, 18 milyonluk Türkiye Cumhuriyeti, bu dost zümresinden oluşmuş değildir. Tarlalara koşan, toprakta çalışan, alnının teriyle ekmeğini taştan çıkaran 14 milyonluk bu kitlenin edebiyatı hâlâ yapılmış değildir."
Ömer Faruk, "Fahim Bey ve Biz"deki "tutarlı bir yapıtın öğelerini" bulursa da, "Ne tuhaf, Fahim Bey ve Biz"i beğenenlere hâlâ hayret etmekteyim" der.
Kemal Bekir'in "Yabancılar" adlı romanını şöyle değerlendirir: "Kişiler iğreti değiller. (...) "Yabancılar"ın kısa roman türü içinde bir yeri olacak sanıyorum. Dil ile öz ilişkisini iyi kurmuş çünkü yazar."
"Şimalin Fırtınası" dediği Gorki için şöyle der: "Onu büyük yapan giz, yaşamı ve insanları yalnız toplumun bunalımları içinde görmekle kalmaması, gürültüyle gülen ve çok konuşan o insanları, korkunç ve trajik sıtmanın titremeleri ve yanmalarıyla da göstermesidir."
Ömer Faruk'un yazıları, bilinegelen Edebiyat Tarihi kitaplarına karşı bir duruştur. Şöyle der: "Edebiyat tarihimizi açarsanız, altmış yıldır değişmeden kalmış yargılar bulursunuz. İsmail Habip, örneğin Abdülhak Hamit için kırk yıl önce ne yazmışsa, günümüzde de bu yanlış değer, okullarda genç kuşaklara yerleştirilmektedir. Oysa bazı belgeler bize gösteriyor ki Abdülhak Hamit, İngiliz haber alma örgütünde çalışmış, kendi çevresindekiler için padişaha jurnaller yazmış bir adamdır. 'Onun bu yanı bıraktığı yapıtlarını etkiler mi?' diyeceksiniz. Önce kişiliğini etkiler, sonra da kişiliğinin ürünü olan yapıtlarını, bu yapıtların hangi koşullar içinden geçerek geldiğini etkiler."
Kısa ve öz anlatım
Ömer Faruk, dili son derece ekonomik kullanan, gereksiz, işlevsiz tek bir kelime kullanmayan bir yazar. Kısa, vurucu bir iki cümlede sağlıklı çözümlemeler yapar. Bakın, Rudyard Kipling'i nasıl çözümler: "Her sanat yapıtını siyasal akımlardan birine bağlayabiliriz. Yalnız şöyle bir fark var. Bazı yazarlar, bunu pek belirli bir şekilde, bazıları ise dolaylı olarak daha doğrusu belli etmeden yumuşaklıkla gerektiğince silik görünerek yaparlar. İngilizlerin pek sevdiği, birçok romanları filme alınan Rudyard Kipling'in yapıtları, sömürgeciliğin övgüsüdür. Bir buyruk altında yaşamanın iyi olduğunu propaganda eden 'Çengel' kitaplarını bu bakımdan hiç düşündünüz mü?"
Ömer Faruk, karamsarlığa karşıdır. Bu konuda şöyle der: "Şimdi önemli bir noktaya geliyorum. Toplumsal edebiyatın bir farklılığı da şudur. Örneğin, şiir karamsar olamaz. Bütün sanatlar gibi şiir de insanlığın hizmetindedir. İnsanları dünyaya bakmaktan, yaşamaktan uzaklaştırmak değildir onun işlevi. Tam tersine, insanları, mutlaka gerçekleşecek bir mutluluk dünyasına götürmektir."
Tabii bunun için sağlam namuslu bir dünya görüşü gerekir. Bu konuda şöyle der: "Namuslu bir dünya görüşü kazanmak ya da daha iyi bir dünya kurabilmek için insanların uygarlık katında neler yaptığını araştırmalıyız. O zaman insanlar, niçin yaşamışlar sorusunu çözebiliriz. Daha iyi bir dünyaya, insanlığa saygı duymakla varılır."
İnsanın var oluşunu, insanın tarihinden, insanın emeğinden çıkaran bir görüş bu. Gerçekten de insanın uygarlık katında neler yaptığını araştırmalıyız.
Bu, ne kazandırır bize. Sözgelimi, bir bardak çayı içerken... şimdi çayı düşünelim. Çay milyonlarca insanın, yine milyonlarca yıl süren emeğinin ürünüdür o çay... bunu hiç düşünmeden yudumladığımız. Ama çoğunluk bunu unuttu. Bu, insana, insanlığa saygıyı tırpanladı. Giysilerimiz, ayakkabılarımız, taşıtlar, çatallar, kaşıklar tarihsiz kaldı. Ömer Faruk insanı yeniden tarihe çağırıyor...Ben, kurtuluşumuzun bu çağrıda olduğuna inanıyorum. Tarihsizleştiren nesneler arasında tarihini yitiren insan, her şeye yabancılaştı. Kendisi tüketici meta derekesine düşüren kapitalizmin çarklarında yuvarlanıp gidiyor.
Bu yuvarlanmayı tarih bilinciyle durdurabiliriz.
Ömer Faruk Toprak'ı düşüne düşüne yağmurlu bir günde yazıyorum. Eşi Fürüzan Toprak'ın söylediğine göre, Ömer Faruk, iyimsermiş. Kinci değilmiş. Fazla duygusalmış... titizmiş.
Şimdi yağmurlu günde onu düşünüyorum. Ömer Faruk diyorum, çelik gibi sağlam bir umudun insanı... titiz... duygusal.

Yararlanılan eserler:
Fürüzan Toprak, "Ömer Faruk Toprak'ın Düz Yazıları", Kültür Bakanlığı, Ankara 1994
Fürüzan Toprak, "Ömer Faruk Toprak'ın Kaleminden Portreler", Kültür Bakanlığı, Ankara 1995.

www.evrensel.net