İzmirli emekçi bir öykücü

İzmirli emekçi bir öykücü

Tarık Dursun K. İzmirli bir emekçidir. Emekçiliği, emekçi semtlerinde geçen gençliği öykülerinin konularını ve kahramanlarını tiplerini İzmir'in sokaklarından seçip anlatmıştır.

İzmirli emekçi bir öykücü
Adnan Kesici
Edebiyat deyince akla ilk gelen şiir oluyor, sonra da roman... Şiir de roman da şanslı ve avantajlı türler... Şiir, sözün büyüsünü ve yoğunluğunu en üst düzeyde üzerinde barındırıyor. Müzikaliteyi de yanına aldı mı, hemen en öne geçiveriyor. Döneme, çağa damgasını vurmuş, anlayışlara, siyasal akımlara damgasını vurmuş pek çok ozan sayabiliriz, bir solukta. Roman için de benzer şeyler söylemek olası. Yazara geniş hareket alanı tanıması, her tür okuyucuya seslenebilecek olanaklar sağlama ayrıntıya, sürevene yer verebilmesi romanı öne çıkarmaktadır. Dolayısıyla romancılar da öne çıkmaktadır.
Öykü bilgi işidir
Ama öykü böyle midir? Türk yazınında öykücü desek bir iki ad dışında sayamaz kimseyi, ortalama okuyucu. Öykü okumak zordur, öykücü olmak da... Roman tutkunu, şiir tutkunu okuyucu pek boldur ama buna karşılık öykü tutkunu okuyucu bu denli bol değildir. Öykü okumak sabır işidir, bilgi işidir, sevgi işidir. Öykü yazmak da öyle...
Öykü hep bir geçiş türü sayılagelmiştir. En çok romana, tiyatroya ya da, sinemaya... Öykücü öykü olarak alan hep öyküde karar kılan pek az yazarımız vardır. Tarık Dursun da öyküyü romanın yanında, romana geçişin bir aşaması gibi düşünenlerdendir. O böyle düşünmese bile okuycu onu böyle değerlendirme eğilimindedir. Tarık Dursun K. dediğimizde bu yüzden aklımıza ilk aşamada "Denizin Kanı", "Kurşun Ata Ata Biter" ya da "Ağaçlar Gibi Ayakta" romanları geliyor aklımıza... Ya da "İmbatla Dol Kalbim", "Yabanın Adamları", "Sevmek Diye Bir Şey" gibi çok güzel öyküleri bu denli tanınmıyor. Bu bir eksikik sayılmalı, yazınımız açısından. Öyle ki yazınımızın en güzel yanları öyküde gizlidir. Öykü yoğunluktur, öykü şiirselliktir öykü bir solukta yeni yeni dünyalar kurma işidir. İşte bu tanıma uygun öyküler yazmıştır güzel İzmirimizin yetiştirdiği Tarık Dursun.
Öykülerindeki İzmir
İzmirli oluşunu önemsiyorum. Çünkü İzmir onun öykülerinin dokusuna, kurgusuna, anlatımına sinmiştir. Sıcak yaz akşamlarını cana can katan imbatı Tarık Dursun'un her bir öyküsünden Eski İzmir'in denize inen sokakları gibidir onun öyküleri: Serin kolay ilerlenir, aydınlık ve denize ulaşır.
Tarık Dursun K. yazın yaşamına şiirle başlamıştır. İzmir Belediyesi'nin otobüslerinde şiir kuran bir biletçidir gençlik yıllarında. Âşıktır, şairdir, İstanbul özlemlidir aynı zamanda. Şiire çok "asılmış", çok peşinden koşmuştur. Bakmış ki olmuyor bırakıp şiiri, düzyazıya geçmiş, tıpkı Orhan Kemal gibi. O. Kemal de yazmaya şiirle başlamış, çok ısrar etmiş, sonra büyük usta Nâzım onu düzyazıya, öyküye, romana yöneltmiştir. O. Kemal'i her okuduğumda "İyi ki yöneltmiş" derim. İki öykü ustasının ortak yanıdır; önce şiir sevdalısı olmak, sonra öyküye geçmek. Bunun yanında öykülerine seçtikleri tipler, çevreler, temalar da çoğu kez ortaktır: Emekçiler, serseriler, köylüler vb.. Her iki öykü ustamızın da tutumu emekten ve emekçiden yanadır.
Tarık Dursun K. İzmirli bir emekçidir. Uzun yıllar İzmir'de otobüs biletçiliği yapmıştır. Sonra gazetecilik, memurluk... Memurluğu beceremez. O. Veli misali... Emekçiliği, emekçi semtlerinde geçen gençliği öykülerinin konularını ve kahramanlarını tiplerini İzmir'in sokaklarından seçip anlatmıştır. En sıcak olanları hep İzmir'e dair olanlardır.
Tarık Dursun, öykümüze çok ilginç çok farklı renkler, kokular, tatlar ve çeşniler katmıştır. En güzel İzmir öykülerini yazmıştır. Şimdilerde kentimizin üstüne çöreklenmiş olan gerici siyasal anlayışların, adını bile değiştirip beş yüz bilmem kaç sokak yapmaya çalıştığı Havra Sokağı'nı bütün güzelliğiyle, doğallığıyla anlatabilmiştir. Bu kenti bir parça sevenlerin yüreği burkulmadan okuyamayacağı bir öyküdür.
Eserlerinden örnekler
"Bir Zamanlar Bir Kent". İlk baskısını 1982 yılında yapan "İmbatla Dol Kalbim" kitabının son öyküsüdür. Kitap baştan sonar çok güzel, çok başarılı, çok değişik öykülerden oluşmuş. Her birisinden ayrı ayrı söz etmek gerekir. "Bir Zamanlar Bir Kent Öyküsü", eskilerin hep özlemle andıkları şu bizim güzel İzmir'i eski durumuyla anlatır. Sevgiyle, dostlukla, aşkla... Bu öykü aynı zamanda emekçi bir halkın ya da İzmir'in emekçi halkının nasıl kaynaştığını, kaynaşmışlığın emekçileri emekçi halkı da halk yaptığını pek güzel pek başarılı anlatabilmiştir.
Bir gün ansızın, kimseye haber vermeden çekip giden (İsrail'e) Yasef Usta'nın yokluğu Havra Sokağı'nı alt üst eder. Onun dükkânında balık ızgaralayanlar, ucuz şarap içenler, "müdavimleri" şaşırırlar, sudan çıkmış balık olurlar... Yasef'in komşusu Bakkal Kazım şöyle der: "Bu yahudiyi daha birinci gününden arayacağımı hiç bilmezdim" Emekçi halk kaynaşmıştır. Yüzyıllardır yönetenler ve onların ideolojileri emekçileri inançlarına ve kökenlerine göre ayırmak, düşman etmek istemişse de ayrılığın ilk gününde, emekçileri birbirlerinin ardından hüzünle acıyla, özlemle ağlamışlardır.
"Kazım dükkânını kapattığında saat gece yarısını çoktan geçmişti. Ali meyhanenin kepenklerine bir tekme savurdu. "...Pezevenk" dedi. "Pezevenk!... Pezeveeenkkk!" Bir taş buldu, kıç üstü oturdu taşa ağlamaya başladı."
Tarık Dursun'un yine çok ilginç, çok farklı öykülerinden birisi de "İmbatla Dol Kalbim" öyküsü İmbat deyince gerçek bir İzmirli için akan sular durur. Bunaldığımız sıcak yaz akşamlarında, o cana can katan şu bizim imbat öyküye konu olmuş. Güzel bir aşk öyküsü. Ucuz şarap, ucuz leblebi ve sıcak İzmir günlerinden sonra bütün aşıkların gönlünden geçen ama bir türlü cesaret edemediği serenadın ardından çıkıveren imbat aşıkların da gönlünü ferahlatır... İmbat çıkarsa iyi, ya bir de çıkmayıverirse işte o zaman terk edilmiş aşıkları döner bu güzelim kente.
Evet bu güzelim kentin geçmişi anımsanıp anılacaksa bir gün N. Cumalı'nın şiirleriyle olduğu gibi Tarık Dursun'un öyküleriyle de anılacaktır.
Geçerliliğini sürdüren temalar
Anılması gereken bir diğer öyküsü de "Sıradan Üç Ölüm" ana başlıklı on bölümden oluşan öyküsüdür. Öykü iki yönüyle dikkat çekiyor. Bunlardan ilki dili ve anlatımıdır. On bölümde on ayrı kahramanı konuşturuyor yazar. Her kahraman da kendi kültür bağlamında, kendi düşünce diyalektiği içinde konuşuyor: Akıcı, duru, sürükleyici bir dil.
Öykünün ikinci önemli yanı ise konusu. Genç bir işçi önderinin işkenceli sorgudan sonra, ölümü üzerine gelişen olaylar anlatılıyor. Sırasıyla; polisin ölen gencin okuma yazma bilmeyen babasına "Otopsi istemiyorum" içerikli dilekçeye parmak bastırmasının anlatıldığı bölüm işlemi yapan memurların anlatımları; karakoldaki görevlinin anlatımı; soruşturmayı yürüten savcının düşünceleri; adli tıp doktorunun anlatımları, Bayan Nuvart'ın anlattıkları; Battal'ın sevgilisi Rana Suna'nın anlattıkları; Battal'ın iş arkadaşı ve mücadele yoldaşı dökümcü Salim Usta'nın anlattıkları öykünün bölümlerini oluşturuyor. Bir memleket tablosu çiziyor öykü. Emniyetin bilmem kaçıncı katından kaçarken atlayarak ölen, ya da Metin gibi duvardan düşen (!) ya da ansızın kalp krizi geçirip ölen (Süleyman Yeter gibi) bir muhalif işçi önderinin öldürülmesini anlatıyor. Yaşamayı en çok hak edenlerin karanlık hücrelerde nasıl acımasızca yok edildiğinin, geride kalanların elinin kolunun nasıl bağlandığının öyküsü. Aynı zamanda Battal Altınay ile Rana Suna arasındaki sevgi ilişkisi, aşka sınıf bilinçli işçilerin bakış açısını pek güzel yansıtmış yazar.
Öyküyü okuyup bitirdiğimizde üstümüzde duygusal ve düşünsel açıdan olumlu izler bırakırken şunu da düşündürtüyor: Burada bir romanlık malzeme var. Adeta bir roman taslağıyla karşı karşıyayız. Bir roman boyutundaki konuları bir öykü yoğunluğuna sığdırabilmek... İşte Tarık Dursun'u yazımızda öne çıkartan yanlarından birisi daha.
Dil karşısındaki tutumu
Tarık Dursun bir dönem yazdığı öyküleriyle, dil konusuna laboaratuvardaki bir araştırmacı gibi çalışmıştır. Titiz, ısrarcı çalışkan ve yaratıcı... "Güzel Avrat Otu" kitabıyla, 1961 yılında TDK Ödülü'nü kazanmıştır. "Dil tutkunu bir yazar, aynı zamanda da iyi bir dil işçisidir de" diyor, Tarık Dursun. Yapıtlarında bu düşünceye uygun davranmıştır. Türkçeyi önemsemiş, onun gelişip zenginleşmesi, serpilip güzelleşmesi için yoğun çaba harcamıştır.
Bir yanıyla Sait Faik'in sokaktaki küçük insandan aldığı dili bir yanıyla O. Kemal'in yalın diyaloğa dayanan akıcı dilini kullanmıştır. 1960'lı yıllardaki bu dil çabası, Türk yazınının ilginç bir dönemecine, "İkinci Yeni"ye, zamansal olarak denk düşmektedir. Türkçenin zenginleşmesine, kişilik kazanmasına, ete-kemiğe bürünmesine önceki tüm dönemlerden çok daha fazla katkısı olan "İkinci Yeni"nin ozanları, sanırım Tarık Dursun'u da etkilemişlerdir.
Senaryolarıyla Tarık Dursun K.
Bütün bunlarla birlikte sinemacılığını da unutmamak gerekir. Yazdığı senaryoları sansür kuruluna benimsetemese de sinema onun yaşamında önemli bir yer tutuyor. Sinema bir dildir, olanaktır. Sinema çağımızın sanatıdır. Geniş olanaklarıyla yararlandığı bütün sanat ve topum alanlarını; romanı, tiyatroyu, resmi, politikayı, günlük ilişkileri etkilemiş ve değiştirmiştir. Kübizm gibi bir olgu sinemasız bir dünyada düşünülemezdi.
Sinemanın bu derin etkisinden T. Dursun da kurtulamamıştır. Öykülerini kurgularken, anlatırken, hep bir sinema bakışıyla bakmış, bize hep "sahne"ler ve "enstanteneler anlatmıştır. Tarık Dursun K. Türk öykücüğülünün önemli bir kilometre taşıdır. Bütün sorun hak ettiği ilgiyi görüyor mu? O çaba, o güzel emek, o aydınlık, o emekten emekçiden yana duruş değerlendirilebiliyor mu?
www.evrensel.net