Tahkim talancılara yarıyor

Orman alanlarını orman alanı dışına, tarım alanlarını tarım alanı dışına çıkaran yasalarla çevre talan ediliyor. Çevre davaları da tahkime takılıyor.

Tahkim talancılara yarıyor
Hacer Yücel
Türkiye'de ilk yasal düzenlemesi 1982 yılında yapılan çevre, artık yasal yollarla talana açılıyor. Orman alanlarını, orman alanı statüsü dışına, tarım alanlarını tarım alanı statüsü dışına çıkartılması temeline dayanan yasalar sermayedarların zenginleşmesini sağlıyor. Üreticilerin ve yoksul köylünün toprağına da göz diken hükümetler, zeytinlik alanlara çimento fabrikaları, patates alanlarına otomobil fabrikaları kurdurtuyorlar. Çevre talanına karşı mücadele ve yasal engeller ise uluslararası tahkim ile olanaklı kılınıyor. Heredot tarihinde meşe denizi olarak adlandırılan Anadolu, bu zenginliğinin çok azını bugüne taşıyabildi. Bergama köylüleri siyanüre, Akkuyu köylüleri nükleere mahkûm ediliyor. Turizm adına talan edilen orman alanları yerine atık 20, 30 katlı oteller bulunmakta. Yaşanan bu çevre kıyımı hakkında çevre avukatı Ömer Aykul'la konuştuk.
'Çevre' ile ilgili yasal düzenlemelerden bahseder misiniz?
Çevre yasasıyla ilgili ilk düzenlemeler 1982 Anayasası'yla yapıldı. Anayasa'nın 56 maddesi ile sağlıklı çevre hakkının korunması düzenleniyor. Akabinde de 1983'te Çevre yasası çıktı. Ve ilk önce Genel Müdürlük arkasında da müsteşarlık düzeyinde Çevre Müsteşarlığı kuruldu.1990'lı yıllara geldiğimizde de bu Çevre Bakanlığı olarak düzenlendi. Yalnız birtakım eksiklikler bulunmakta. Yasaların düzeltilmesi ve insanların bilinç düzeyinin de yükseltilmesi gerekir.
Çevre hakkında ilk yasal düzenlemelerin 1982 Anayasası'yla yapıldığını ve birtakım eksikliklerinin bulunduğunu söylediniz. Bu yasal boşluklar nelerdir ve nasıl giderilmelidir?
Çevre kanunu hakkında birtakım yasal düzenlemeler bulunmaktadır. Ama önemli olan yasal düzenlemelerin bulunması değil bu düzenlemelerin içeriği ve yönetmeliklerdir. Anayasa'nın 45. maddesi "Devlet tarım arazileriyle çayır ve meraların amaç dışı kullanılmasını ve tahribini önlemek için gerekli önlemleri alır" diyor. Bu maddede topraktan bahsediyor ama bakalım Türkiye'de Toprak Kanunu var mı? Yok. Türkiye'de en temel doğal varlık olan yaşamın başladığı ve sona erdiği toprağın kanunu yok. Peki toprağın patronu belli mi? Hayır değil. Bu toprakların bir kısmı YSE'ye, bir kısmı Devlet Su İşleri'ne, Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde de bulunan toprakların bir kısmı Tarım Reformu Genel Müdürlüğü, belediye hudutları içinde bulunanlar belediyeye bunun dışında Hazine'ye ait. Böyle bir hukuk olabilir mi? Sadece bu mu? Tabii değil. Anayasa devletin tarım alanlarının çayır ve meraların amaç dışı kullanılmasını önlemeyi amaçlarken bizim "Tarım Alanlarının Amaç Dışı Kullanılması Hakkında Yönetmelik" adını taşıyan bir yönetmeliğimiz bulunmakta. Zaruri hallerde demiyor, tarım alanlarının amaç dışı kullanılmasını önleme yönetmeliği de değil, tarım alanlarının amaç dışı kullanılması hakkında yönetmelik. Yani amaç dışı kullanmayı kavram olarak kabul ediyor, yani Anayasa'ya muhalif. Şimdi Türkiye'de toprağın böyle büyük bir çelişkisi var. Bu yönetmelik hakkında iptal davası açıldı. Dosya Danıştay'da. Şunu da söyleyeyim: Bu yönetmelik birkaç kez Danıştay'ın tırpanına uğradı. 1998 sonunda yeniden yazıldı. Eski hükümlerine yeni bir gömlek giydirildi. Danıştay'a yine iptal davası açıldı. Bu yönetmelik hangi durumlarda tarım alanları tarım alanı dışına çıkarılacağını kapsıyor. Bu konuda hazırlanmış olan Toprak Kanunu taslak olarak hazırlandı, şu anda Meclis'te bekliyor. Bunların yanı sıra meşhur bir Orman Kanunu'nu bulunmakta. Bu kanunun 1.2. maddeler ormanı tanımlamakta. 1/5 sayfa olan bu tanımın ilk 1/5 satırı ormanı tanımlıyor. Geriye kalan 1/5 satır eksik, 1/5 sayfa orman alanlarının, orman vasfı dışına nasıl çıkartılacağını anlatıyor.
Sanırım milli parklar ve SİT alanları için yapılan düzenlemelerde de benzer boşluklar var?
Yasalarda eksikler var dedik ,eksiklerin yanında olumsuzluklar da bulunmakta. Sadece Orman Kanunu'nda ormanı yok eden hükümler yok. Bakıyorsunuz Turizmi Teşvik Kanunu ile Milli Parklar Kanunu da aynı şeyi yapıyor. Turizmi Teşvik Kanunu'nun 8. maddesi ormanların turizm için kayıtsız şartsız tahsis edilebileceğini söylüyor. Turizm Uludağ'ın göbeğine otel yapma ya da yaylanın göbeğine otel dikme değil. Sadece Orman Kanunu'na değil Turizm Kanunu'nda da birtakım değişiklikler yapılması gerekir.
"Milli Ağaçlandırma ve Erozyonu Önleme Yasası" diye bir yasa bulunmakta. İyi niyetle hazırlanmış bir yasa ancak ormanların özelleştirilmesini ve orman içindeki çıplak alanları ağaçlandıranlara buraları 99 yıllığına kadar tahsis eden bir yasadır. Ayrıca kestane, ceviz gibi orman ağacı olmayan ağaçların dikilmesine de izin vermekte. Bunların dikilmesi insanların oralara girip talan yapmalarına neden olmakta. Orman köylülerinin kalkındırılması hakkında bir yönetmelik bulunmakta. Ancak adı güzel olan bu yönetmelik orman alanlarını işgal etmiş insanlara 5 yıl orda oturduğunun belgelemesi halinde orman köylüsü olarak kabul edileceğini ve işgal ettiği alanları önce orman alanı dışına çıkartmak, arkasında da bu insanlara satma hakkında düzenlemedir.
Hukuk, çevre için mücadele etmeye izin veriyor mu ?
Anayasanın 2. maddesi "TC demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletidir" diyor. 36. madde de insanları haklarını korumak için dilekçe vermekten mahkemeye kadar çeşitli yolları sıralanıyor. 125. madde ise "İdari eylem ve işlemlere karşı yargı yolu açıktır" diyor. Bunları bir kenara koyuyoruz. Peki bireysel çevre hakkı nedir?
Çevre hakkı üç ayak üzerine oturuyor. 1. ayak: bilgi edinme hakkı. 2. ayak: katılma hakkı. Bunun Türkiye'deki karşılığı: "Çevresel Etki Değerlendirme Yönetmeliği." Bir dolu eksiği bulunmakta. 3. ayak: dava hakkı. İyi de bu hak idareyi rahatsız ediyor. Çünkü dava açılıyor. Eurogold'lar davayı kaybediyorlar. Fırtına Deresi'nde davayı kaybediyorlar. Aydın'da zeytinliklerin ortasına çimento fabrikası yapılmak isteniyor. Birileri gidip dava açıyor sıkıntıya giriyorlar. İşte bu nedenlerden bazı çevreler bunu istemiyorlar.
Hal böyleyken geçen sene uluslararası tahkim imzalandı. Ve tahkimle Anayasa'nın 47, 125 ve 155. maddeleri değiştirildi. 47. maddenin eski hali devletleştirmeydi. Bu madenin adını devletleştirme ve özelleştirme diye değiştirdiler ve şunu eklediler: "Devletin kamu iktisadi teşebbüslerinin ve diğer kamu tüzel kişilerin de bülteninde bulunan fabrikalarının özelleştirilmesi esas hakkındaki hususlar kanunla gösterilir. Devlet KİT'ler ve diğer kamu tüzel kişiler tarafından yürütülen yatırım ve hizmetlerden hangilerinin özel hukuk sözleşmeleriyle gerçek veya tüzel kişilere yaptırılabileceğini veya devredebileceğini kanunla belirler." Bir yatırımın kamu yatırımı mı özel hukuka tabi bir yatırım mı olduğuna karar verecek organ yargı iken biz bunu anayasayı değiştirerek yasama ve icranın eline verdik. Böylece yine yargıyı ve hukuk arkadan dolandık. Anayasa'nın 2. maddesi "Türkiye hukuk devletidir" diyor. Ama bu hukuk devletine uygun değildir. 125. maddede idarenin işlemlerinin yargı yoluna açık olduğunu söylüyor.
Tahkimle beraber bu değişti. Ne diyordu Anayasa Mahkemesi bunlar kamu yatırımıdır ve idari yargıya tabidir. Sen ancak özel hukuka tabi sözleşmeler için tahkime gidebilirsin. Kamu yararı taşıyan ve kamu hizmeti olan enerji santrallerinin yapımı için Danıştay kapı olarak gösterilmişken bu madde ile tahkim sokuşturulmuş. Böylece Fırtına Deresi'nin göbeğine santral koyuveriyoruz. 155. madde Danıştay'ı düzenleyen maddedir.
Burada imtiyaz şartlaşma ve sözleşmelerini inceleme tabiri var eski halinde. Bu imtiyaz şartlaşma ve sözleşmelerine ilişkin iki ay içinde düşüncesini bildirebilir haline getirilmiştir. Buradaki değişiklikte "incelemek" hayır deme hakkını getirir. "Düşünce bildirmek" ise uygundur ya da değildir demektir. Böylece Danıştay'ın yetkisi kaldırıldı. Anayasa'nın 2, 36, 125. maddelerine göre biz gerçek ve tüzel kişiler hakkında davalar açabilirdik. Ama birileri geldi ve bizim bu hakkımızı Anayasa'nın 47, 125 ve 155 maddelerine tırpan atarak değiştirdiler. Şu anda yapılan bir yapı hakkında özellikle de yabancılık unsuru varsa dava açabilir misiniz? Hayır açamazsınız. Çünkü kamu hukukuna tabi değil. Danıştay'ın yani idari yargının bu konuda bir yargılama yetkisi yok. Eğer bir sorun varsa uluslararası tahkim işleyebilir. Kimler arasında? Devletle şirket arasında. Böylece hukuk tahkimle bir kere daha arkasından dolanıyor.
Peki yasalardaki bu kargaşanın nedeni nedir?
Çok yasa boşluk getirir. Bir tane temel düzenleyici yasa bulunur, konuyla ilgili bölümlerde saçak yasaları olur ve yasaların düzenlenmesini de yönetmeliklerle olur. Hukuktaki temel saçaklanma böyle olur ama; siz tutup da saçaklanmayı yasal olarak yaparsanız bu yönetmelikleriyle birlikte yetki karmaşasına neden olur. Ve hiçbir şeyi doğal olarak koruyamazsınız.
Çevre Bakanlığı gerçekten çevrenin bakanlığı olabildiği takdirde yasalarıyla, bilinçli kadrolarıyla, inancıyla çevreyi gerçekten koruyabilir. Yasaların iyi olması o kadar önemli değil, insanların bilinç düzeyinin de iyi olması gerekir. Eurogold hakkındaki kesinleşmiş karara karşı bilirkişi raporunu TÜBİTAK'a Çevre Bakanlığı hazırlattı. Kültür Bakanlığı'na bağlı Tabiat Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulu bulunmakta. Ve bu kurulun 659 sayılı kararı ile 1. 2. 3. dereceden SİT alanları çevreye zarar vermemek koşuluyla (ne demekse) enerji santralleri kurulabilir.
Sonrasında da Belkıs Harabeleri gibi yapılar sular altında kalıyor. Bir hidroelektrik santralinin çevreye zarar vermemesi olabilir mi? Hidroelektrik santralleri tabii ki kuracağız, ama uygun yerlere. Yasalar o kadar önemli değil, yasayı uygulayacak olan kişilerin bilinç düzeyi önemli.
www.evrensel.net