Mühendislik taşeronlaşıyor

TMMOB Genel Başkanı Kaya Güvenç, mühendis ve mimarların gerek kendi mesleklerini yerine getirmek için gerekse halkın geleceği için şart olan, üretim politikalarından yoksun olduğuna dikkat çekti.

Mühendislik taşeronlaşıyor
Özlem Albayrak
Türk Mühendis ve Mimarlar Birliği (TMMOB) Genel Başkanı Kaya Güvenç, kendi bağımsız politikaları olmayan, ekonomisi üretime dayanmayan bir ülkede mühendislik yapmanın zor olduğunu vurgulayarak, Türkiye'nin emperyalist işbölümüne uygun olarak, üretim ekonomisinden vazgeçerek rant ekonomisine geçtiğini söyledi.
TMMOB'nin yeni Genel Başkanı Güvenç, mühendis ve mimarların sorunlarını, depremin ardından gündeme getirilen bir dizi yasa değişikliklerini ve TMMOB'nin önümüzdeki dönemini gazetemize değerlendirdi.
Türkiye özellikle son stand-by programı göz önüne alındığında nasıl bir ekonomik ortamdan geçiyor? Mühendis ve mimarlar bundan nasıl etkileniyor?
Mühendisliğin özünde tasarım gerçekleştirme vardır. Bunlar üretim ekonomisinin temelinde yükselir. Bir ülkede üretim yoksa, o zaman mühendis ve mimarların varlık zemini sorgulanıyor demektir. Sanayileşmiş ve kalkınmış bir ülke mühendis ve mimarların varlık zeminidir. Aynı zamanda halkın da geleceğidir. Eğer bir ülke üretemiyorsa, kalkınamıyorsa o ülkenin halkı da bir yere varamaz. Bu çerçeveden bakılınca bağımlılık olgusu karşımıza çıkıyor. '80 sonrası Türkiye ulusal politikalarından vazgeçti. Türkiye'nin hiçbir alanda ulusal politikası yok. Bunun yerine ulusötesi sermayenin, onun örgütlerinin politikaları var. Türkiye'nin şu andaki durumunu böyle özetlemek mümkün.
Türkiye kendi ulusal politikalarını terk etmiş ve küreselleşmenin gerekleri nedeniyle üretim ekonomisinden rant ekonomisine geçmiştir. Kamu sektörü de üretken alanlardan bütünüyle geri çekilmiştir. Mühendis ve mimarların gerek kendi mesleklerini yerine getirmek için gerekse halkın geleceği için şart olan, üretim politikaları yoktur.
Üretim politikaları, ulusal bilim, teknoloji ve sanayileşme politikalarına bağlıdır. Dünyada imalat sektörü yerine hizmet sektörünün geliştiği söyleniyor. Ancak, hizmet sektörünün gelişmesine rağmen temelde imalat sektörünün yattığını kabul etmek gerekiyor. Bugün Türkiye emperyalizmin kendisine biçtiği rolü yerine getiriyor. Emperyalizmin yeni görev dağılımına göre, gelişmiş ülkeler yeni teknoloji üretip, vasıflı işçi ve teknoloji yoğun mal üretecek, Türkiye gibi geri kalmış ülkeler ise ithal teknoloji kullanacak, standartlaşmış mamul üretip, fason üretim yapacaklar. Yani gelişmiş ülkelerin taşeronluğunu yapacaklar. Emperyalizmin yeni dünyadaki işbölümü bu.
Avrupa Birliği'ni bu noktada nasıl değerlendirebiliriz?
Bu bizi Avrupa Birliği'ne de götürürür. AB sonuçta Avrupa sermayesinin birliğini temsil ediyor. 1996'da Gümrük Birliği'ne girilirken, sanayiyi olumsuz yönde etkileyeceğini söylemiştik kaldı ki zaman bizi doğruladı. Araştırma geliştirme yapmıyorsanız, teknoloji üretmiyorsanız Avrupa sanayisiyle rekabet edemezsiniz. O tarihlerde Türkiye sanayisinin temel rekabet gücü ucuz işgücüne dayanıyor. Ucuz işgücüne dayanan sanayiniz gelişmiş teknoloji üreten AB sanayisi ile karşılaştığınızda bunun sonuçları bütün sektörlerde yabancı sermaye egemenliğine dönüşür. Siyasal iktidarların istediği düzeyde olmasa da yabancı sermaye girmiştir.
Üretim yerine ranta dayanan bir ekonomi oluştuğunu belirttiniz. Bunun sonuçlarını açabilir misiniz?
Bir ülke olarak başka ülkelerle rekabet edebilmenin temelinde ileri teknoloji yatıyor. Türkiye'de üretim var. Ancak, bu üretimin karakterini ortaya koymak gerekir. '80'lerden sonra dünya sanayisinde ilginç bir gelişme gözlendi. Sermayenin uluslararasılaşması ve uluslararası üretim bandı ortaya çıktı. Gelişmiş ülkeler teknoloji üretirken, fiili imalatı azgelişmiş ülkeler yapar oldu. Ama bu azgelişmiş ülkelere katma değer getirmiyor. Azgelişmiş ülkeler esas itibariyle bir pazar olarak görülüyor. Gelişmenin temel noktası artık, imalatın fiili olarak bir ülkede yapılıyor olması değil. O ülkede tasarımın, teknolojinin üretilmesi ve en önemlisi de üretilen katma değerin o ülkede kalması gerekiyor. Şu anda katma değer Türkiye'de kalmıyor.
Türkiye bağımsız kalkınmayı net bir hedef olarak koymadığı sürece de bu durumdan kurtulamaz. Hatta literatürde ilginç şeyler söyleniyor. Azgelişmiş ülkelerin dünya sistemi içinde sanayileşmesini "azgelişmenin gelişmesi" olarak adlandıranlar var. Yani bu sistem içinde sanayileşmek mümkün değil. Siz ulusal politika belirlemeden ve bunu bilim ve teknolojiyle, bağlamlamadan bir yere varamazsınız.
Küresel dünyada aslında gözlemlediğimiz iki olay var. Birisi gelişmiş ülkelerle, gelişmemiş ülkeler arasındaki fark büyüyor. Azgelişmiş ülkelerin kendi arasında da çok büyük farklar ortaya çıkıyor. Azgelişmiş ülkeler ucuz işgücüne dayanıyorlar. Ucuz işgücüne dayanan bir sanayinin getireceği demokrasi ise ortada.
Mühendisler bu ortamdan nasıl etkileniyor?
Kendi bağımsız politikaları olmayan, üretime dayanmayan bir ülkede mühendislik zor. Dolayısıyla mesleğinizi yerine getirmekte zorlanıyorsunuz. Yabancı mühendislik kurumlarının taşeronluğunu kabul etmek zorunda kalıyorsunuz. Mesleki anlamda kendinizi tatmin edebilecek, bundan hareketle doyurucu bir ekonomik durum elde etme imkânınız elinizden alınıyor.
Gelelim mühendis ve mimarların özel durumlarına. Şimdi mühendislerin yüzde 34'ü kamuda, yüzde 43'ü de özel sektörde çalışıyor. Yani yüzde 80'e yakını ücretli çalışıyor. Yine Türkiye'de mühendislerin yarısı 150 milyon ila 300 milyon arasında ücret alırken, bunun yüzde 70'e yakın bir kısmı 450 milyonun altında ücret alıyor. Asgari geçim diye tanımlanan yaklaşık 500 milyonun altında ücret alıyorlar. Mühendis kendi mesleki sorunlarının yanı sıra diğer emekçi kesimlerin sorunlarını paylaşıyor. Mühendis ve mimarların sorunları halkın ekonomik sorunlarından ayrı tutulamaz. Özetle mühendis ve mimarların büyük çoğunluğunun gündemi diğer emekçi sınıflarının gündemleriyle çakışıyor. Bunların kaynağında ise Türkiye'nin bağımsız olmaması yatıyor.
Demokrasiye gelince siz ucuz işgücünü rekabet unsurunu temel olarak alıyorsanız, bilim ve teknolojiye yatırım yapmazsanız, ücretleri kısıtlarsınız. Bu özgürlükleri, ifadeyi kısıtlamaktır, sendikasızlaştırma ve taşeronlaştırmadır.
Yapı denetimi ile ilgili çıkarılan kanun hükmünde kararname neler getirecek, neler götürecek?
17 Ağustos depreminin ardından depreme dayanıklı binaların yapılması gerekliliği gibi son derece yanlış ve dar bir bakış açısıyla bu düzenlemelere gidildi. Özelleştirmenin şu ana kadar el atmadığı bir alana el atıldı. Kamu üzerinde olan yapı denetimi, birden özel alana itildi ve ticari şirketlere devredildi. Yapı denetim sürecinin iyi işlediğini savunan yok. Ama bunun kamusal bir görev olarak etkinleştirilmesi gerekirken fırsat bilindi ve ticari şirketlere devredildi. "Uzman mühendis" tanımı getiriliyor. Türkiye'de mühendis ve mimar alanlarını düzenleyen 3458 sayılı bir kanunumuz var. O kanunda böyle bir tanımlama yok. İkincisi 6235 sayılı TMMOB Kanunu'nda da böyle bir tanımlama yok. Bu yasal boşluğu tamamlamak için de TMMOB ve 3458 sayılı yasalarda değişiklikler öngörülüyor. Yapı denetimi konusunda tutumumuz net. Biraz daha ayrıntıya girmek gerekirse depremin temelinde yatan olay böyle basit bir denetim eksikliğinden kaynaklanmıyor. Aksine arsa rantı üzerine oturtulan ekonomi anlayışından kaynaklanıyor. Bunun sonucu olarak böyle bir yıkım yaşandı. Dolayısıyla düzgün bir planlama, kent planlaması olmadan bunları bilimin tekniğine uygun olarak yapmazsanız böyle sonuçlarla karşılaşılır.
Değişiklikleri birlikte değerlendirdiğinizde ne gibi sonuçlar doğabilir?
Yönetmelikte kamu binaları ticari şirketlerin denetiminin dışında tutuluyor. Geriye bildiğimiz yapılan ve satılan binaların denetimi kalıyor. En önemli sonucu yapı denetimi masraflarından kaçınmak için kaçak yapılaşmanın artması olacaktır. İkincisi kamu yararına yapılacak yapı denetimi kâr için çalışan ticari şirketlere devrediliyor, bu da özüne aykırı. Kanun denetim değil denetimsizlik getiriyor. Aynı konuda yasa ve bir sürü yönetmelik var, özetle tam bir kaos. Şu anda kimin ne yapacağı belli değil. Üç ay süreyle inşaatlar durduruldu. 10 Temmuz'da yasa yürürlüğe girecek. Umuyorum ki bu olay yeni felaketlere yol açmasın.
Önümüzdeki dönemde TMMOB neler yapacak?
TMMOB'nin bu düzeni deşifre etmek için kendi uzmanlık alanlarında gelişmeleri, her yönüyle kavrama ve kamuoyunu bilgilendirme görevi devam edecek. Politikaların toplum yararına düzenlenmesi için öneriler sunacağız ve bunların yaşama geçirilmesi için müdahil olacağız. Mühendis ve mimarların diğer emekçi sınıflarla sorunları ortak olduğu düşünüldüğünde bağımsızlık ve demokrasi cephesinin geliştirilmesi için çaba harcayacağız. Mühendis ve mimarların bağımsızlık ve demokrasi cephesinde fiilen ve geniş katılımla yer alması için elimizden geleni yapacağız. Emek Platformu bizin için son derece önemli. Emek Platformu'nun daha da etkinleşerek sürmesi için çabalayacağız. Bunun ötesinde TMMOB'nin programında geçen dönemde sonuçlandıramadığımız kurultay çalışmalarımız var. Öğrenci üye kurultayını TMMOB düzeyinde yapmayı planlıyoruz.
Mühendis ve mimarların sendikalaşma oranı özellikle özel sektörde çok düşük. Geçen dönem "sendikalara çağrı" olarak başlayan çalışmayı genişleteceğiz.
Mühendislerin serbest dolaşımını gündemimize almamız gerekiyor. Yarın kendi ülkemizde yabancı mühendislerin taşeronu durumuna düşmek istemiyoruz. Üyeleşme oranlarımız düşme gösteriyor. Üye olmayan mühendis ve mimarların oranı yüzde 22. Ama bu oran 25 yaşın altındaki mühendisler için yüzde 49'a kadar çıkıyor. Öğrenci Üye Kurultayı ile de birleştirerek, üyeleşme oranımızı artırmamız gerekiyor. Eski genel başkanlarımızdan Teoman Öztürk'ün sözleriyle bitirelim: "Mühendisler ve mimarlar, bilimi ve tekniği emperyalizmin ve sömürgecilerin değil emekçi halkımızın hizmetine sunmak için her çabayı güçlendirerek sürdürme yolunda inançlı ve kararlıdır."
www.evrensel.net