Fırtına ruhlu sanatçı

Fırtına ruhlu sanatçı

   Vincent Van Gogh

Fırtına ruhlu sanatçı: Vincent Van Gogh
Hasan Çakmak
Vincent Van Gogh, bir protestan papazının oğlu olarak 1853 yılında Hollanda'da dünyaya geldi. Bir papazın oğlu olarak dindar yetiştirildi. Gençliğinde çok dindar olduğu için İngiltere ve Belçika'da maden işçileri arasında laik din adamlığı yaptı. Milletin sanatı ve onun sanatının toplumsal içeriği Van Gogh'u ressam olmaya itecek kadar etkiledi. Bir sanat tacimcisinin yanında çalışan kardeşi Theo aracılığıyla izlenimcilerle tanışma olanağı buldu. Theo'unun Van Gogh'un yaşamında büyük bir yeri vardır. Yoksul olmasına karşın Van Gogh'a hiçbir yardımı esirgemedi. Onun geçimini sağladı. Van Gogh ise, her birkaç yıl rahatsız edilmeden çalıştığı takdirde tablolarını satıp hem kendi geçimini sağlayacağını hem de kardeşinin karşılığını fazlasıyla ödeyeceğini umut ediyordu. Kardeşi Theo'ya yazdığı mektuplarda ve tablolarında da anlaşılacağı gibi, ateşli bir şekilde sanatına âşık bir sanatçı olduğu kadar, gerçek dostluklara susamış bir sanatçıdır. Ressamlık yaşamı on yıl kadar sürmüştür. 1890 yılı Temmuzu'nda girdiği bunalım sonucu yaşamına son verir.
Bunalım dönemi tabloları
Ününü borçlu olduğu tabloların çoğunu bunalım dönemlerinde yapmıştır. Sanatla şu ya da bu şekilde ilgilenen hemen herkes onun "Ay Çiçekleri, Boş İşkembeler, Selviler" tablolarını bilir. Onun tablolarının çoğu renkli çoğaltmalarla yaygınlık kazanmış ve birçok odanın, oturma salonlarının duvarlarını renklendirmiştir(!) Bu, Van Gogh'un istediği bir şeydi. Çünkü o tablolarının yoğun bir etkiye sahip olmasını istemiştir. Sanatçı için yalnızca aynı resimdeki renklerin etkileşimi değil, yan yana konulan resimlerin renklerinin birbiri üzerindeki etkisi de önemliydi. Vivaldi'nin "dört mevsim" adlı yapıtından esinlenerek yaptığı "Ay Çiçekleri" dizisinde olduğu gibi, aynı konuyu değişik renklerle deneyerek, bir renk senfonisi oluşturmuştur. Çünkü onun için önemli olan, doğadaki renklerden çok, kendi paletinin renkleriydi.
Noktacılık yöntemi
Van Gogh, izlenimci olduğu kadar, Seurat'ın noktacılık yöntemini de özümlemiştir. Konularını çevresinden alan sanatçının manzaraları, insanları, nesneleri vs. ele alışında ayrı bir özellik vardır. O, tablolarının renklerini ve biçimsel özelliklerini daha da belirginleştirip, kişisel bir gözle değerlendiriyordu. Her fırça vuruşuyla geleneksel renk kullanımını parçaladığı gibi, kendi coşkusunu da dile getiriyordu. Van Gogh'un noktacılık teknik anlayışını da özümsediğini söylemiştik, ancak Van Gogh'un noktacılık teknik anlayışı Parisli sanatçıların yapmak istediğinden çok farklıydı. Çoğunlukla çizgisel fırça darbelerinden yararlanıyordu. Yazdığı mektuplardan birinde şöyle diyor: "... fırça vuruşları, bir konuşmadaki veya mektuptaki sözcüklerinkine benzer bir gelişim ve tutarlılıkla birbirini izliyor."
Nasıl ki her sanat eserinde onun yaratıcısının ruh durumuyla ilgili birçok şey yansıtılıyorsa, aynı biçimde Van Gogh'un fırça vuruşları da sanatçının kişisel yaşantısı, iç çalkantıları, onun insancıl özellikleri ve zaman zaman da deliliğe varan ruhsal bunalımları hakkında birçok şey anlatır bize. Hals ve Manet gibi kimi sanatçıların da yapıtlarında rahat fırça vuruşları kullandıkları bir gerçek ama, onların fırça vuruşları Van Gogh'daki gibi rahat ve coşkulu değildir. Çünkü Van Gogh, fırçasını kullanmaktan başka, çizim yapmasını da sağlayacak motifler, bir yazarın eserinde önemli konuların altını çizmesi gibi, boyayı parlak ve kalın tabakalar halinde sürmesini seviyordu. İşte bu nedenledir ki, nesnelerin biçimlerinin güzelliğini ilk bulgulayan kişi o olmuştur.
O, hiçbir şekilde şeyleri doğru betimleme endişesi duymadı. Gördüklerini istediği gibi değiştiren sanatçının tablolarında kimi zaman gökyüzü yeşil, ağaçlar kırmızıya boyanır. Desenleri de renklerine uygundur. Bu özellik portrelerde ve naturmortlarında bile ortaya çıkar. Çünkü o, şeyleri resmettikçe, şeylerde gördüklerini sanatseverlere iletmek istediklerini kendi diliyle ifade etmenin yöntemini kendi biçim ve renklerini kullanıyordu.
Cezanne gibi doğayı taklit etmeyi bırakıp, yeni üslup yaratmada kesin adım attı. Ne ki, Cezanne gibi o da, sanatın eski ölçütlerini yadsımadan bu noktaya varmıştı.
Eserleri kadar mektupları da onun ne denli titiz, ne yaptığını bilen sanatçılardan biri olduğunu kanıtlar. İşte bu nedenledir ki son sözü onun Kardeşi Theo'ya yazdığı bir mektuba bırakıyoruz:
"Aklıma yeni bir düşünce geldi, işte ona ilişkin yaptığım bir taslak... Bu kez söz konusu olan benim yatak odamdır. Ne var ki renk burada her şeyin yerini tutmak zorunda. Böylece, nesnelerin basitleştirilmiş üsluplarını vurgulayarak, dinlenmeyi veya genel olarak uykuyu anıştırmalı. Tek sözcükle tabloya bakınca, us ya da daha iyi bir deyişle imgelem kendini dinlendirebilmeli.
Duvarlar solgun mor. Döşeme kırmızı tuğladan. Yatağın ve iskemlelerin ağacının rengi taze tereyağının sarı tonunda. Çarşaflar ve yastıklar çok açık bir limon yeşili. Örtü al renginde. Pencere yeşil. Küçük masa portakal, leğen mavi, kapılar leylak.
İşte hepsi bu. Kepenklerle örtülü odamda hiçbir şey yok. Eşyaların geniş çizgileri bile bozulması olanaksız bir dinlenmeyi dile getirmeli. Duvarda portreler. Bir ayna, bir havlı, birkaç giysi.
Tabloda beyaz bulunmadığı için çerçeve beyaz olacak. Bütün bunlar bu zorunlu dinlenmenin hıncını çıkaracak.
Daha bütün gün çalışacağım üstünde, ama görüyorsun, anlayış ne denli basit. Gölgeler ve yansımalar kalkmış. Her şeyi Japon baskıları gibi, hafif katmanlarla boyanmış..."
www.evrensel.net