Sivas

Sivas'ta sona doğru

Sivas katliamının üzerinden tam 7 yıl geçti. Katliamın ardından tartışmalı ve gergin bir dava süreci başladı.

Sivas'ta sona doğru
Jülide Kalıç
7 yıl önce, 2 Temmuz 1993 tarihinde Sivas'ta, Madımak Oteli'nde mahsur kalan 2 otel emekçisi ile 33 aydın, bilim adamı, yazar ve sanatçı yakılarak katledildi. Sivas'ta yaratılan provokasyonla Madımak Oteli'ni ablukaya alanlar 35 kişiyi sevinç çığlıklarıyla katlederken devlet de tarihin en acı yangınına ve yananlara seyirci kalmayı tercih etti. Emniyet görevlileri saldırganlara müdahale etmezken, devlet yetkilileri saldırıyı hoş gösteren ve gericiliğe pirim veren açıklamalarda bulundu. Sivas'ta yakınlarını kaybedenler ve Sivas katliamını lanetleyenler, bu kıyımın devletin ve yönetenlerin göstermeye çalıştığı gibi bir Alevi-Sünni çatışması olmadığını, katliamın arkasındaki gücün faşizm ve onun çeteleri olduğunu söyleyerek katliamla ilgili davanın takipçisi oldular.
Katliamla ilgili ilk dava 20 Temmuz 1993 tarihinde Kayseri DGM'de açıldı. Kayseri'de sürdürülmesinin güvenlik sorunu oluşturacağı düşüncesiyle Adalet Bakanlığı, davanın Ankara'ya naklini istedi ve iddianameyi TCY'nin 146'ıncı maddesi kapsamında düzenlenmiş kabul eden yargılamanın ilki 3 Ocak 1994'te yapıldı. İşte o tarihten bu yana bir türlü bitmek bilmeyen davada bugün karar çıkması bekleniyor. Dava bugün Ankara DGM'de görülecek. İlginç gelişmelere sahne olan davanın bir önceki duruşmasında Mahkeme Başkanı Orhan Karadeniz, davada karar verileceğini söylemişti.
Gergin bir dava süreci
Katliamın ardından tartışmalı ve gergin geçen bir dava sürecine tanık olundu. Katliamı, Sivas Ağır Ceza Mahkemesi, adiyen adam öldürme, bir bölüm sanıkların eylemini de Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasası'na aykırılık suçu olarak değerlendirdi. Kamu düzeni ve can güvenliği nedenlerinden dolayı dava Ankara'ya nakledildi. Ankara 3. Ağır Ceza Mahkemesi bu suçun adam ödürme değil örgütlü adam öldürme suçu, Ankara 2. Asliye Ceza Mahkemesi de toplantıyı örgütlü bir suç işlemek için bir araya gelme şeklinde değerlendirerek dosyaları Ankara DGM'ye gönderdi. DGM suçu adiyen adam öldürme şeklinde görerek davayı iade ederken, Yargıtay yargılama görevinin Ankara DGM'ye ait olduğuna karar verdi.
Ankara DGM yaptığı 18 duruşmalık yargılama sonunda 26 Aralık 1994 tarihinde verdiği kararla suçu anayasal düzeni zorla bozmaya kalkışma olarak değerlendirdi. Suçu "faili belli olmayan adam öldürme" kapsamında değerlendiren DGM, 26 sanığa 15'er yıl, 60 sanığa "izinsiz gösteri yapmaktan" 3'er yıl hapis cezası verdi. 37 kişi de beraat etti.
Müdahil vekilleri karara itiraz ederek dosyayı temyize gönderdi. Temyiz incelemesi yapan Yargıtay 9'uncu Ceza Dairesi, sanıkların 42'sinin idamla, 32'sinin de Anayasal düzeni yıkmaya kalkışmaktan 5 ila 15 yıl arasında hapis cezasıyla yargılanması gerektiğine karar verdi. 9. Ceza Dairesi 25 sanığın beraatine dair DGM kararını onarken 3 sanık hakkında verilen 3'er yıllık mahkûmiyet kararını gerekçeleri yazılmadığı nedeniyle, 3'er yıl hapis cezalarına mahkûm olan 14 sanığın da beraat etmeleri gerektiği kanaatiyle kararı bozdu.
Mahkeme, Yargıtay'ın büyük ölçüde bozma içeren kararına uyarak uzun ve gerilimli celseler sonucunda 28 Kasım 1997 tarihinde yeniden sonuca vardı ve o tarihte 27'si tutuklu 98 sanıktan 38'ine "Anayasal düzeni zorla bozmaya kalkışmak" suçundan ölüm cezası verdi. Bu sanıklardan 4'ünün suç işledikleri tarihte yaşlarının 18'den küçük olması nedeniyle cezaları 20'şer yıla, birinin de akli dengesi yerinde olmadığından cezası 15 yıla indirildi. Sanıklardan 27'si hakkında 7.5 yıl, 2'si hakkında 5'er yıl 1'i hakkında 2 yıl ağır hapis cezası verildi.
Yargıtay 9. Ceza Dairesi sanık vekillerinin de bozma istemli temyizi üzerine yaptığı inceleme sonucunda verdiği kararında 7'şer yıl 6'şar ay ağır hapis cezalarına çarptırılan 26 sanık hakkındaki kararı, bir sanık hakkındaki mahkûmiyet kararını "Bozmadan sonda diyeceklerinin sorulmaması" nedeniyle usulen bozarak, 2 sanık hakkında verilen 5'er yıl hapis cezalarını ve 14 sanıkla ilgili beraat kararını onadı.
Ancak Yargıtay, idam cezası verilen 31 sanık hakkındaki kararı "nüfus müdürlüğü mühürlerinin okunaksız olması vb." nedenlerden dolayı usulen, diğer 7 sanık hakkındaki önce idam sonra 20'şer ve 15'er hapis cezalarına dair kararda usuli bir eksiklik görmese de diğerleri ile hukuki ve fiili irtibat bulunmaması nedeniyle bu sanıklara ilişkin kararı da esasa girmeksizin bozdu.
Davaya itirafçılık engeli
İki kez Yargıtay'dan dönen ve yeniden başlayan dava bu seferde itirafçıların engeline takıldı. Sanık Mevlüt Atalay ve Ali Kurt, Pişmanlık Yasası'ndan yararlanmak istediklerini belirttiler. İtirafçı sanıkların özel bir celse ile ifadeleri alındı. Orhan Karadeniz başkanlığındaki mahkeme heyeti, sanıkların pişmanlık yasasından yararlanıp yararlanamayacağının belirlenmesi için İçişleri Bakanlığı'na gönderdiği yazının cevabını beklemeye başladı. Karar aşamasına gelen davada her celse itirafçıların sayısı giderek arttı.
Yapılan birçok celseden sonra nihayet İçişleri Bakanlığı'ndan beklenen yazı geldi. Sanıkların ifadelerin, itirafçı olarak değerlendirecek mahiyette görülmemesi ve davaya yeni bir boyut kazandırmaması nedeniyle itirafçılık başvurusu kabul edilmedi. Son olarak 26 Mayıs 2000 tarihinde görülen duruşma sonrası Orhan Karadeniz, İçişleri Bakanlığı'ndan beklenilen yazının gelmesi üzerine bir sonraki celsede kararın çıkacağını açıkladı. Sivas katliamı ile ilgili olarak devam eden 3 ceza ve bir tazminat davası daha bulunuyor. src=/resim/b1.gif width=5>
Başa dön


Karne, eğitim sisteminin
   yetersizliğinin bir sonucu
Marmara Üniversitesi (MÜ) Atatürk Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Adil Çağlar, karnedeki başarının, hayatta başarı anlamına gelmediğini belirterek, "Karne aslında bir sonuç, Türkiye'deki eğitim sisteminin yetersizliğinin bir sonucu" dedi.
Prof. Dr. Adil Çağlar, karnenin bir öğrencinin başarısını değil, belli bir eğitim programının başarısını gösteren bir belge olduğunu ifade etti. "Anne babalar ve öğretmenler, karne başarısı ile hayat başarısını ya da iyi insan olma başarısını çoğu zaman birbirine karıştırıyorlar" diyen Prof. Dr. Adil Çağlar, şunları kaydetti: "Anne babalar çoğu zaman başarısız gördükleri çocukları ile kendilerini özdeşleştiriyorlar. Çocuklarının başarısızlığını kendilerinin başarısızlığı olarak görüyorlar. Böylece, problem katmerlenerek daha da ağırlaşıyor. Öğretmenler de maalesef iyi öğrenci-kötü öğrenci ayrımı yapıyor. Eğitimci olan bir kişinin daha duyarlı, daha ölçülü ve daha bilimsel konuşması gerekirken, onlar da 'başarılı öğrenci, başarılı insan' paradigmasının esiri haline geliyorlar."
Prof. Dr. Çağlar, karnenin aslında Türkiye'deki eğitim sisteminin yetersizliğinin, sınıfların kalabalıklığı ile birlikte, eğitimin ezberci ve sözel bir yapıya dayalı olmasının, öğrencinin sınıfta edilgenliğe mahkûm edilmesinin bir sonucu olduğunu vurguladı. Bugünkü eğitim sisteminin "yönlendirici değil, eleyici ve etiketleyici bir sistem" olduğunu belirten Prof. Dr. Çağlar, eğitimde çağdaş normlara yaklaşılması durumunda başarı ya da başarısızlığın "ölüm kalım" sorunu olmaktan çıkacağını da kaydetti.
Onları anlamaya çalışın
Anne babaların, çocuklarını diğer çocuklarla kıyaslamasının da çok sakıncalı olduğuna dikkati çeken Prof. Dr. Çağlar, bunun, çocukta psikolojik sorunlar yaratabileceğini kaydetti. Karne baskısı nedeniyle her yıl evden kaçmalardan intiharlara kadar varan birçok üzücü olayın meydana geldiğine de işaret eden Prof. Dr. Çağlar, "Anne babalar çocuğa 'Karnen nasıl' diye değil, 'Sen nasılsın, ne hissediyorsun, sana nasıl destek oluruz' diye yaklaşsınlar, onları anlamaya çalışsınlar" dedi. Çağlar, başarısızlığın bir lokal dönem olduğunun bilinmesi gerektiğini de dile getirerek, çocuğun ileride kendisinden beklenen performansı mutlaka göstereceğini de vurguladı.
Prof. Dr. Adil Çağlar, basın yayın organlarının akademik başarıları ön plana çıkaran haberlerine de dikkati çekerek, "Basın yayın organları, okul birincilerini, ÖSS birincilerini, en yüksek puan alanları değil, insanın kendisini, becerilerini, buluşlarını merceğin altına alsa, o zaman insanlar da başarılı-başarısız gibi etiketlemelerden kurtulur" dedi.
www.evrensel.net