Yetmişinci Gün

Yetmişinci Gün

Yetmişinci Gün, 1996 yılında, 69 gün süren açlık grevlerinin bir dönemini anlatıyor: Açlık grevinin, ölüm orucuna dönüşüp, başarıya ulaştığı günlerin sonrasını.

Yetmişinci Gün
Sennur Sezer
Sanatın, özellikle toplumcu gerçekçi sanatın özelliklerinden biri, yaşadığı çağın tanığı olmaktır. Çağına tanıklık etmek, onu yargılamak, irdelemek, yeniden yorumlamak demektir bir bakıma. Geri bırakılmış ülkelerde, toplumun bellek zayıflığını önlemek sanatçının görevi olur böylece. Bu görevi yüklenen yazarın, ozanın önünde okunabilmek engeli vardır. (Belleksiz toplumların okuma oranlarının düşük olduğunu da anımsayalım.) Bu durum, görsel sanatların önemini artırır, görevini de ağırlaştırır. Günümüzde görsel sanatların en etkili dalı kuşkusuz sinema. Özellikle belgesel sinema.
Kıyımları, yıkımları tümüyle anında belgeleyemezsiniz elbet. O zaman belgesel özellik taşıyan filmler tasarlamalısınız. Yaşanan olayları, yaşayanların anlatımını da katarak yansıtmalısınız. BEKSAV Sinema Atölyesi, Yetmişinci Gün'de böyle bir çalışma yapmış. Yetmişinci Gün'ün yönetmeni senaryonun da yazarı olan Sedat Yılmaz. Kamera ve kurgu Hüseyin Karabey'in. Filmin oyuncularının hemen hepsi amatör: Tutuklu aileleri, çizerler, yazarlar...
Yetmişinci Gün, 1996 yılında, E tipi diye adlandırılan "hücre tecridi" uygulamasına karşı 69 gün süren açlık grevlerinin bir dönemini anlatıyor: Açlık grevinin ölüm orucuna dönüşüp başarıya ulaştığı günlerin sonrasını. Tıp fakültelerinde tedavi koşulu gereği, tutuklular fakülte hastanelerinden birine getirilirler. Sağlıkçılar, direnişçileri hayata döndürmek için uğraşmaktadırlar. Önlerinde iki engel vardır, direnişçilerin sağaltılmasının doğru olmadığına inanan, tedavi için gerekli koşulları olanaksızlaştıran güvenlik görevlileri ve direnişçilerin bazıları. Bilinçleri yarı kapalı olan direnişçiler, uzlaşmaya varıldığına inanmamakta, tedaviyi reddetmektedirler. Film, bu noktada, insanlığını yitirmemiş sağlıkçı ve doktorların destanına dönüşüyor. Tutukluların yatağa zincirlenmelerini önlemeye çalışan, bu yüzden tehdit edilen doktorlar, yakınlarıyla görüşmelerinin tedavinin bir parçası olduğuna görevlileri iknaya çalışan hemşireler... Sonuç, insanlıktan yana olanlarındır.
Ailelerin yakınları ve yakınlarının durumundaki tüm tutuklular için çırpınışları, "Ben aldığım emre uyarım, siz daha yukarılarla görüşün"den başka söz bilmeyen görevliler, insan yaşamını her türlü yönergeden üstün tutan doktorlar, hemşireler arasında durgun ve tepkisiz tek kişi vardır. Hastanenin paspasçısı. Erdal Öz'ün işkenceyi anlatan bir öyküsündeki temizlikçi kadını anımsatan bu görevli, tıpkı Öz'ün öyküsündeki kadın gibi simgesel bir kişilik. Tarafsız kalmayı seçerek taraf olan, tepkisiz halk kesimi. Yönetmen bu kişilik için, bence gerekli bir zorlamaya da gidiyor, tutukluların onun için düşündüklerini dile getirtiyor: O bir emekçidir, hırpalanmamalıdır. Bu yorum bence gereksiz. Gereksizliği de bir hemşirenin yanıtıyla vurgulanıyor: Biz emekçi değil miyiz? Tepkisizliğin, söylenen her resmi yoruma inanmanın işçi sınıfının bir özelliği olduğu gibi bir tartışmaya yol açacak bir tavır hatası bu. Daha uzun bir filmde, bu paspasçının davranışının nedenleri, örneğin bu davranışa yol açan geçmişi öykülenebilir, bu kişilik tümüyle aklanabilir ya da suçlanabilirdi. Ancak 39 dakikalık bir filmde buna olanak yok. Bu olanaksızlık, slogan bir cümleyle filmin akışının kültleşmesine yol açıyor. Tutukluların emekten ve emekçiden yana oluşlarının altı beceriksizce çiziliyor.
Yetmişinci Gün, anlatımında açlık grevindekilerin dünyayı algılayışını filme katmaya çalışmış. Bulanık görüntüler, dayanılmaz şiddette yankılanan sesler vb. Seyirciye ölümle yaşam arasındaki sınırın ağırlığını yansıtan bu bakış açısı, oyuncuların amatörlüğünü, yönetmenin acemiliğini örtüyor. Filmin girişinde, dönemin Adalet Bakanı'nın sözlerine eşlik eden mum görüntüsünün cılız simgeselliğini de.
Yetmişinci Gün, bir ilk yapıtın acemiliği yanında sıcaklığını ve içtenliğini de taşıyor. Dilerim, yeni gösterimlere ulaşarak, bellek tazelemeyi sürdürür. Bu, hücre tipi cezaevlerinin gündemde olduğu günlerde çok önemli.
Yetmişinci Gün'ün ilk gösterimi, 2 Haziran'da Muammer Karaca Tiyatrosu'nda gerçekleşti. Bu gösterimde, yetmişinci günü yaşayan gerçek kişiler de vardı, ölüm oruçlarının izlerini bedenlerinde taşıyanlar da. Sanatın gerçekliği ile yaşamın gerçekliğinin kesiştiği bu görüntü, yeni ölüm oruçlarını engellemek için herkesi göreve çağıran bir annenin sözleriyle noktalandı. İnsanca bir yaşamı savunmak, hiçbir cezanın işkenceye dönüştürülmemesi gerektiğini savunmak zaten her insanın, insanım diyenin görevi değil mi?
www.evrensel.net