AB sürecine ILO makyajı

AB sürecine ILO makyajı

Yaşar Okuyan, 14 yeni ILO sözleşmesinin onaylanacağını açıkladı. Onaylanacak 14 sözleşmenin 13'ü deniz işkoluyla ilgili.

AB sürecine ILO makyajı
Şengül Karadağ
Çalışma Bakanı Yaşar Okuyan, Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO)'nün 88'inci Çalışma Konferansı'nın yaklaştığı şu günlerde yaptığı bir açıklama ile 14 yeni ILO sözleşmesinin onaylanarak yürürlüğe sokulacağını söyledi. Onaylanma aşamasına gelen 14 sözleşmenin 13'ü deniz işkoluyla ilgili.
ILO'nun toplam 182 sözleşmesinden ancak 39'nu onaylayan Türkiye, böylelikle bu sayıyı 54'e yükseltmiş olacak. Bakan'ın açıklamasının püf noktası da burada: "Bu, AB'ye aday olan ülkelerin imzaladığı sözleşme sayısına eşit."
İç hukuka uygulanmıyor
'Bakan'ın açıklamasına göre amaç; çalışma yaşamındaki bazı eksikliklerin giderilmesi. Yıllardır 'çalışma yaşamının demokratikleştirilmesi' talebini dile getiren işçi ve emekçiler için elbette bu sevindirici bir gelişme. Ancak, patronların isteğiyle grev yasaklayan hükümetin, diğer yandan 'standartları ILO düzeyine çıkaracağını' söylemesi pek inandırıcı olmuyor. Çünkü bugüne kadar imza altına alınan sözleşmeler ya iç hukuka uydurulmuyor ya da fiili olarak uygulanmıyor. Örneğin; memurlara grevli toplusözleşmeli sendika hakkı tanıyan 87, 89, 151 ve 158 sayılı sözleşmelere rağmen, kamu emekçilerinin 10 yıldır verdiği mücadeleyi görmezden gelen hükümet, grev hakkını tanımayan bir yasal düzenlemede ısrarlı.
'Bazı' eksiklikler
ILO'nun geçen yılki konferansının ana konularından olan çocuk işçiler için de durum aynı. Çocukların çalıştırılmasında asgari yaşın 15 olmasını öngören ILO sözleşmesine rağmen ülkemizde çocukların çalışma hayatına atılma yaşı 5-9'a kadar düşmüş durumda. Üstelik çocuklar yine uluslararası sözleşmelere aykırı olarak ağır işkollarında, sigortasız ve ucuz işgücü olarak sömürülüyor.
Sendika hakkı ve sendika hakkının korunmasıyla ilgili 87. ILO sözleşmesi de fiili olarak geçersiz. Çünkü sendikalı olmaya giden yol oldukça uzun ve engebeli. Sendikalaşma girişiminde bulunulan her işyerinde işten atmalar yaşanıyor... Yıllarca süren mahkemeler işçileri bezdiriyor... Direnme hakkını kullanan işçi polisle, jandarmayla karşı karşıya gelmek zorunda... Patronlar, işyerini iflas etmiş gibi gösterip yeni bir isimle açabilmeleri gibi yasal boşlukları kullanabiliyor... İşçiler genellikle sigortasız olduklarından, o işyerinde çalıştıklarını kanıtlamaları gerekiyor... İşkolu barajı... Noter şartı... vs. vs.
Grev yasakları
Hükümet, bu yılki toplusözleşme görüşmelerinde IMF'nin isteği doğrultusunda yüzde 25'ten fazla artış yapılmamasını dayatarak, örgütlenme ve toplu pazarlık ilkesiyle ilgili 98 sayılı ILO sözleşmesini de ihlal etti. Üstelik bu dayatmaya boyun eğmeyen 3000 lastik işçisinin grevini 'milli güvenlik' gibi asılsız bir gerekçeyle yasaklayarak, yasalardaki bir hakkı gasp etti. Bu durum, 1949 tarihli 95 sayılı ILO sözleşmesiyle imza altına alınan 'ücretlerin korunması sözleşmesi' ile de çelişiyor. Bir de özellikle belediyelerde aylar boyunca işçilerin ücretlerinin ve sosyal haklarının ödenmediği düşünülürse...
Ayrıca ulaşım, enerji, sağlık, eğitim, bankacılık ve noter hizmetleri, itfaiye, temizlik ve milli savunma işkolları halen grev yasağı kapsamında.
İşçilerin özelleştirmelerle birlikte artan kıyımlara karşı son yıllarda daha yüksek sesle dile getirdiği ve Türk-İş'in son Ankara yürüyüşünde en önemli taleplerden biri olarak ifade ettiği işgüvencesiyle ilgili de bir yasal düzenleme bulunmuyor. Oysa ILO'nun işgüvencesiyle ilgili 158 sayılı sözleşmesi 1982 tarihinde çıkarılmıştı.
Türkiye; serbest bölgelerde grev yasağı, evde çalışma ve eve iş vermelerin asgari ücret kapsamına alınması, zorla çalıştırma gibi konularda da yıllardır ILO'nun 'kara liste'sinde.
Şimdi Bakan'ın açıklamasının püf noktasına dönüp, sormak gerek: Çalışma standartlarının yükseltilmesi için samimi bir çaba mı gösteriliyor, yoksa AB sürecine koyu bir ILO makyajı mı yapılıyor?
www.evrensel.net