Dünden bugüne kalanlar

Dünden bugüne kalanlar

Eski adıyla Müze-i Hümayun, yeni adıyla İstanbul Arkeoloji Müzesi. Antik çağın mermer heykellerinden ilkçağ kalıntılarına, kral mezarlarından Haliç'in meşhur zincirine, geçmişten bugüne kalan binlerce eserin olduğu bir müze.

Dünden bugüne kalanlar
Mustafa Kara
Gülhane Parkı'nın hemen yanında, uzun ağaçların arasındaki dar bir yoldan gidiliyor İstanbul Arkeoloji Müzesi'ne. Geniş ve güzel bir bahçenin ortasında, "neoklasik" tarzda inşa edilmiş devasa bir bina karşılıyor gelenleri. Dört büyük sütunun uzandığı iki büyük kapıdan biri müzenin de ana giriş kapısı.
Eski adıyla "Müze-i Hümayun"un kurucusu, Arkeolog Osman Hamdi Bey, Çinili Köşk'ün hemen karşısına yapılan müze binasının yapımı ile bizzat ilgilenmiş. Üç aşamada yapılan ve her biri 2000 metrekareye yakın alanı kaplayan bölümlerden ilki 1887 yılında tamamlanmış. Müzenin açılış tarihi ise 13 Haziran 1891.
Böylesi büyük bir binanın yapılış nedeni ise, Osmanlı İmparatorluğu'nun hakimiyetindeki tüm bölgelere gönderdiği ferman sonucu, çok sayıda tarihi eserin İstanbul'a getirilmiş olması ve arkelojik eserleri koyacak yer bulunamaması.
Bahçe açık hava müzesi gibi
Müze bahçesi de, müzenin içi gibi tarihi eserlerle dolu. Binanın duvarlarındaki kabartma ve heykelciklerin yanı sıra, bahçeye de çok sayıda heykel ve sütun yerleştirilmiş. Müze binasının hemen karşısında büyük ağaçların bulunduğu çay bahçesi de, serinliği, sessizliği ve kuş cıvıltıları ile ayrı bir hava katıyor, Arkeoloji Müzesi'ne...
Müzenin hemen karşısındaki Çinili Köşk'ün çinileri de görülmeye değer. Üç katlı müzenin ana kapısından girildiğinde sağda antik çağın Anadolusu'ndan heykellerin, kabartmaların ağırlıkta olduğu bölüm var. Solda ise Osman Hamdi Bey'in Lübnan'da gün yüzüne çıkardığı Sayda (Sidon) Kral Nekropolü'nden çıkarılan devasa lahitler. Karşıda canlılığı ve renkleri ile çocuk müzesi öne çıkıyor. Özellikle de önündeki büyük Truva Atı canlandırması ile. Diğer katlarda da "Çağlar Boyu İstanbul", "Çağlar Boyu Anadolu ve Troya" ile "Anadolu'nun çevre kültürleri; Kıbrıs, Suriye, Filistin" adlı bölümler yer alıyor. Anadolu'nun birçok kentinden yapılan kazılarda elde edilen tarihi eserlerin yanı sıra, müzenin ilk kurulduğu dönemde Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde yer alan pek çok ülkeye ait eserler de müzede yerini bulmuş.
Turistler ve öğrenciler...
Müzenin müdavimleri, tahmin edilebileceği gibi turistler. Arkeoloji Müzesi'ne gelenler içinde en kalabalık grubu da onlar oluşturuyor. Çeşitli okulların düzenlediği geziler ile gelen ilköğretim ve lise öğrencileri de turistlerin ardından ikinci kalabalık grup. Bir de üniversite öğrencileri var, ama onlar okullarının düzenlediği gezilerle değil, arkadaş grupları ile ziyaret ediyorlar Arkeoloji Müzesi'ni...
Sınavlara hazırlanan ressam adayı gençler ise, diğerlerinden farklı olarak hemen her gün Arkeoloji Müzesi'nin yolunu tutuyorlar. Özellikle mermerden anıtsal heykellerin, portrelerin bulunduğu "antikçağ" bölümünde, hemen her heykelin önünde karakalem çalışan ressam adaylarını görmek mümkün. Geriye kalanlar ise tek tük görülen ziyaretçiler...
Müzenin tarihi ve doğal güzelliği karşısında, özellikle halkın ilgisinin azlığı düşündürüyor insanı. İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürü Vekili Halil Özek'in Müzeler Haftası açılışında yaptığı konuşmada anlattığı sorunlar, uzman personel yetersizliği bir yana, bekçi bile istihdam edilmemesi, personel sayısında yaşanan "şok azalma" geliyor akla. Özek'in, "eserlerin güvenliğini sağlama konusunda bile sorun yaşandığı" yönündeki sözleri, müzenin duvarlarındaki bilgi yazılarında yer alan "orjinali British Museum'da" ya da "Burada tek bir parçasını gördüğünüz yapıtın kalan kısımları Berlin Pergamanon Museum'da" ibareleri ile birleşiyor. Hâlâ günyüzüne çıkarmadığımız, hatta baraj sularının altına terk etmeye hazırlandığımız tarihi eserleri çıkarmak bir yana, eldekini koruma, gelecek kuşaklara tanıtma yolunda da epeyce yol kat edilmesi gerekiyor, anlaşılan...
www.evrensel.net