Avukat hanım, kimliğiniz...

Avukat hanım, kimliğiniz...

Genç bir avukatın, ilk cezaevi görüşmesi bu, yer Metris Cezaevi... Kâh röntgen ışınlarıyla, kâh küçük odalarda yapılan üst aramaları, üstünüzde ne var ne yoksa boşaltılan ve her seferinde bir şeyler bırakılarak geçilen kapılar...

Avukat hanım, kimliğiniz...
Devrim Avcı
Metris'in önü uzun bir alanmış sahiden! Bahçe kapısından girer girmez kimliğinizden oluyorsunuz. Kapıdaki, kimle görüşmek istediğinizi soruyor, asker, kimliğinizi alıyor, ayrıntılarıyla kaydediyor. Tepeden tırnağa üzerinizi boşatmanız isteniyor. İçeri sokulması "tehlikeli" olan ne var varsa, masanın üzerine dökülüveriyor, mecburen: Cep telefonu, akbil, anahtar, selpak mendil, ayna vs.. vs..
Ama, "Oh kurtulduk" demek için çok erken, bu sorgu sualin hemen ardından bir başka görevli, aynı soruları, aynı bilgileri kaydetmek için sorguya alıyor sizi.
Her şeyde "diit" diye öten elektronik kapıdan giriyorsunuz sonra. Burada önce çantanız didik didik aranıyor. Böylece, cezaevine ilk adımı atmış, ilk safhayı tamamlamış oluyorsunuz. Ama, bu demek değil ki, müvekkilinizle görüşme aşamasına geldiniz. Cezaevi bahçesine girme hakkı kazandınız sadece...
Cezaevi bahçesinde...
Cezaevinin ilk kapısı, büyük bir bahçeye açılıyor. Tutuklu ve hükümlülerin kaldığı ana binalar ile giriş kapısı arasındaki mesafe yaklaşık 200 metre. Ana binalara doğru 200 metrelik "yürüyüş yolu", bahçe kapısından geçerken maruz bırakıldığınız muameleyi düşünmek için yetiyor da artıyor bile. "Hukukun üstünlüğü", "savunma hakkının dokunulmazlığı", "avukatlık meslek onuru" vs.. vs.. üzerine dinlediğimiz uzun söylevlere gülüp geçmek ile 17 Ocak 2000 tarihinden itibaren uygulanmaya başlayan üçlü cezaevi protokolü ile iyice yok olan "meslek onuru"na ağlamak arasında gidip geliyor düşünceler...
Ne de olsa, iki aylık bir avukatın ilk cezaevi görüşmesi bu!
'Diit'leyen sakıncalı fermuar
200 metrelik yol bitip de, tutuklu ve hükümlülerin kaldığı binalara geldiğimde, yine aynı soru karşılıyor: "Kim için geldiniz avukat hanım?" Avukat hanımsa, üst boşaltması, üst araması, kayıtlar kuyutlar içinde şaşkın ve ürkek; sorulara yanıt vermek ağır bir yük onun için!
Sonra, yine o "diit" diye öten elektronik arama... "Acaba üzerime silah, bomba vs.. almış mıydım?" diye düşünmenize gerek yok, "diit"leyen paltonun fermuarı sadece.
Avukat kimliği de bırakıldı
Bahçe kapısında bırakılan TC kimliğinden sonra, burada da avukatlık kimliği bırakılıyor, her nedense... Elinize görüşülecek müvekkilin adının yazılı olduğu bir kâğıt tutuşturuluyor ve elektronik ışınlar ile bir kez daha röntgenlenmiş çantanızı alıp yola koyuluyorsunuz, "Bu son arama olsun" umudunu hiç yitirmeden!.. Ama umudunuz boşa çıkıyor her seferinde.
Gardiyanların gösterdiği tarafa doğru ilerlerken, arkadan "Avukat hanım buraya lütfen" diye sesleniyor bir gardiyan. Bayan bir görevli, beni bir odaya sokuyor. Baş başa geçecek dakikaların nedeni, görevli "Çantanızı açın" dediğinde anlaşılıyor. Yükün çoğu aslında giriş kapısında kalmıştı, ama evrakları incelemek yine de epey zaman alıyor. Cüzdan ile de bayağı uğraşıyor, bayan görevli. Son olarak sıra üst aramasına geliyor, tepeden tırnağa üst aramasına...
Bir arama daha bitti nihayet... Sahi kaçıncı arama oldu bu? Aynı soruların sorulduğu kaçıncı kayıt?
'Oda sahnesi' yalanmış!
Başka bir memurun önündeyim yine, defalarca kaydedilmiş bilgileri bir kez daha kayıt altına almak için. Memur, sicil numarasını soruyor, iki aydır taşınılan numarayı hatırlamak zor tabi. Geri dönüp, avukat kimliğinin emanet edildiği memurdan sicil numarasını öğrenmek lazım. Neyse, son işleri de hallettik. Artık, görüşme yapılacak bölmeye girme hakkını kazandı, genç avukat!
Bu arada, cezaevini anlatan filmlerin vazgeçilmez öğesi, arkadan büyük bir gürültüyle kapanan kilikli ağır demir kapılar gerçekmiş. Gürültülü demir kapı motifi de tamam olduğuna göre, bunca yaşanandan sonra hakim olan ruh hali içinde müvekil ile görüşme zamanı geldi. Hani, filmlerdeki gibi görüşmenin yapıldığı bir "oda sahnesi" bekliyor insan, ama maalesef. "Oda sahnesi" gerçek değilmiş, en azından Metris'te...
Gardiyanlar, "Buradan avukat hanım" diye sesleniyorlar, bir kez daha. Kurulmuş bir oyuncak gibi, dediklerini yapmaktan başka çare yok. Küçücük bir odada, bir sürü kişi görüşüyor. Gardiyanın uzattığı sandalyede oturup bekliyorsunuz, tutuklu geliyor ve anlatacaklarınızı anlatıyorsunuz. Korktuğu her halinden belli, size düşen onu sakinleştirmek, buradaki günlerinin geçici olduğunu, tahliye olacağını falan söylemek galiba.
Ve özgürlüğe dönüş!
Sahi, kimin daha çok teselliye ihtiyacı var acaba? Görüşme 15-20 dakika falan sürüyor. Demir kapılar arasından, "İyi günler avukat hanım" sözleri arasında bahçeye uğurlanırken, "özgürlüğe dönüyormuşçasına" bir rahatlık var üzerinizde.
Bahçedeki 200 metrelik dönüş yolunda da düşünceler dolanıp duruyor, beyninizde. "Savunma hakkının gasp edilmesi" gibi bir toplumsal sorunun yanında, "küçük düşme" bireysel sorununu atamıyorsunuz kafanızdan. İçeridekiler kadar, avukatların da yardıma ihtiyacı var galiba. Meslek onuru, savunma hakkı ve demokrasi adına hep birlikte olmaya, mücadele etmeye...
www.evrensel.net