Evrenselden yerele, yerelden evrensele

Evrenselden yerele, yerelden evrensele

"Su'ya Türkü", isminin çağrıştırdığının çok uzağında, dünya müziklerinden örnekleri içeren bir seçkiyi sundu müzikseverlere.

Evrenselden yerele, yerelden evrensele
Sinan Gündoğar
"Su'ya Türkü" 11 yıl önce kurulmuş olan ve çoğunlukla İzmir ve Bodrum'da yakından tanınan bir grup. Grup kendi ismiyle aynı adı taşıyan ilk albümünü yakın zamanda dinleyicilerin beğenisine sundu. Albümde, melodik yapısı ön planda olan ezgilerin yanı sıra, grubun yorum tarzının temelini oluşturan "doğaçlama"ya olanak tanıyan eserler bulunuyor. Ortadoğu, Yunanistan, Türki Cumhuriyetler ve Anadolu müziklerinden örnekler, tabii ki, "Su'ya Türkü"nün kimliği olarak yansıtabileceğimiz müzikal formla yoğrulduktan sonra sunuluyor. Grubun kurucularından Tacettin Ocak ile, grubun kuruluşu, yönelimleri, repertuvarı konularında görüştük.
Grup ne zaman ve hangi amaçla kuruldu?
'89 yılında Ankara'da Ataç Aydın'la birlikte kuruldu, Su'ya Türkü grubu. Sonra Hasan Yükselir katıldı. Birkaç konser yaptık İzmir bölgesinde. Sonra bağlama kattık. Semahlar çalıştık. Bundan kısa bir süre sonra solistimiz ayrıldı. Solist ayrıldıktan sonra bir enstrümantal müzik yapmak üzere yola çıktık. İyi bir şeyler yapacağımıza inandık. Yaptık da. Fakat '93'te grubumuz dağıldı. Altı sene içinde herkes farklı insanlarla birlikte çalıştı. Altı sene sonra, birbirimizsiz yapamayacağımızı anladık ve üç arkadaş bir araya geldik. Bodrum'da üç konser verdik. Daha sonra keman ve mandolin çalan Erkan Şimşek gruba katıldı. İzmir'den Oktay Aynur davuluyla katıldı grubumuza. Neyzen ve flütçü Serdar Kastelli ile birlikte çalışmalarımızı sürdürdük. En son bu işin İzmir'de olmayacağına, bu konuda bir şeyler yapmayı düşündüğümüzde, onun yerinin İstanbul olduğuna karar verdik. İstanbul'da Kalan Müzik'le görüştük ve albüm çıktı.
Albümünüzü nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu albüm bizi tam olarak anlatmıyor. Biz aslında konser grubuyuz. Konserde olağanüstü bir özgürlüğe sahibiz. Ve grup elemanlarının bu özgürlüğü, sahnede çok iyi kullandıklarını düşünüyorum. Fakat albüm kaydında tabii ki böyle bir şey söz konusu değil. Niyetimiz, herhangi bir konseri kaydedip piyasaya sürmekti. Ama bunlar tamamen imkân meselesi. Bu kadar zor koşullarda İstanbul'a gelip böyle bir albüm yapmak da bizim için çok iyi bir şey.
Farklı ülkelerden eserler aldınız. Repertuvarı alırken nelere dikkat ediyorsunuz? Sizin müzikal yapınıza uyan besteleri mi seçiyorsunuz?
'91'de yaptığımız ilk albüm Dünya Folk Müziğinden Seçmeler adını taşıyordu. Latin Amerika'dan Akdeniz'e kadar uzanıyordu. Yani grup olarak dünya müziğiyle çok ilgiliyiz. On yıl sonra tekrar bir araya geldiğimizde asıl uğraşmak istediğimiz müzik tarzının Yunanistan, Ortadoğu, Türki Cumhuriyetler ve Anadolu ezgileri yoğunluklu olduğuna karar verdik ve albümde bu çerçevedeki eserlere yer verdik. Karşılıklı bir şekilde, yerel müziği evrensel bir anlayışla ve evrensel müziği yerel bir anlayışla yorumlamak istedik.
Çeçen Kızı farklı enstrümanlarla, ancak bilinen tadı hissettiren bir şekilde başlıyor, ama daha sonra vurmalıların doğaçlamasıyla bitiyor. Parça biraz dağılıyor gibi. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu kayıt için değil de, bir konser için düşünelim. Dağılma tehlikesi her zaman var. Örneğin, o gün çok garip bir ruh hali içinde olduğumuz için o parça batabilir. Yorumluyoruz derken, doğaçlama yapıyoruz derken, hiç ummadığımız bir şekilde batabilir. Ama biz 10 program yapıyorsak, bunlardan en azından 7-8'inde iyi şeyler yapıyoruz.
Çaldığımız yerin niteliği çok önemli. Daha çok konser havasını bulabileceğimiz yerlerde çalmak istiyoruz. Öyle bir havayı yakaladığımız yerde olağanüstü güzellikler ortaya çıkıyor. Bizim sahnede izlenmemiz lazım. Konser bizim için her şeydir. Kendimizi orada ifade edebiliyoruz.
Albümdeki parçaları göz önüne aldığınızda, hangi parçalarda doğaçlama yaptınız, kendinizden bir şeyler kattınız, hangilerinde parçayı olduğu gibi yorumladınız?
Bu biraz da kompozisyonla ilgili. Bir albümde ya da bir konserde sürekli olarak doğaçlama yaparsanız insanların zihni yorulur. Bazen birtakım zikzaklar çizmek lazım. O da bizim o anki ruh halimize bağlı. Bir "Çeçen Kızı"nın ardından aynı uzunlukta, doğaçlama ağırlıklı başka bir eser koyamazsınız. "Bülbüller"i o yüzden kullandık. Daha sonra hareketli "Sadık Katamar"a geçtik. Tekdüzelikten kurtarmak asıl amacımız.
Bir parçayı yorumlarken katacaklarınız, sizin müzikal altyapınızla ilgilidir. Başlarken halk müziğiyle başladınız. Beslendiğiniz kaynak, müzikal tür ne?
Gruptaki bütün elemanların hepsinin halk müziğiyle, klasik Türk müziğiyle, Amerikan caz müziğiyle, dünya folk müziğiyle çok yakın ilgisi var. Bütün bunlardan sonra ister istemez tarifi zor bir sentez ortaya çıkıyor. Grup elemanları bu anlamda gerçekten iyi anlaşıyorlar. Bir ney veya flüt kullanma şeklimiz farklıdır. Flütü hiçbir zaman batılı bir anlamda kullanmıyoruz.
Hem enstrümantal müzik yapıyorsunuz, hem de pek bilinmeyen parçalardan oluşan bir repertuvara sahip albümünüz. Bu müziğin dinleyicisi az ve grubun üyelerinin hemen hepsi sadece müzikle geçimini sağlamaya çalışıyor. İşin ekonomik yanını nasıl karşılıyorsunuz?
Zor, ama vazgeçmek de istemiyoruz. Yaklaşık 10 senedir bu tarzın dışına çıkmadık. Çıkabilirdik, ama bu saatten sonra para kazanmak için, başka müzik türlerine de yönelemeyiz. Bu tarz güzel. İnsanlara verdikçe bu gelişecek. İnsanlara sürekli olarak ticari kaygının ürünü olan müziklerle uğraşıldığı için insanlar bu müziği dinliyorlar ve onun dışındaki müziklerden haberdar olmuyorlar. Bu işi biz görev edindik diye anlaşılmasın. Bu, haddimize değil. Bunu başarmak da kolay değil. Fakat dinledikçe, alternatif sunuldukça, insanlar kaliteli ile kalitesizi birbirinden ayırt edebiliyor.
www.evrensel.net