Hapishaneler, hücreler ve sanat

Bir gün kimseyle konuşamayacağınız, görüşemeyeceğiniz bir yerde kalmayı deneyin. Hiç değilse bir iki saat. Sonra F tipi hapishaneler için yükselen seslere kulak tıkayabilirseniz, ne diyeyim...

Hapishaneler, hücreler ve sanat
Sennur Sezer
Sanat, ister görsel ister sözel olsun, özgürlük isteğini anlatan hatta körükleyen yapıtlarla doludur. Aşkı da özgürlüğün bir parçası olarak düşünmek gerek. Tutsaklık, tutukluluk, bir başına bıkarılmanın ya da kültürel çatışmaların ortamı olarak anlatılır. Özellikle sinema bu tür filmlerle anımsanır. Sazın, sözün, dertleşmenin yer aldığı sahnelerden çok, sevdiklerinden uzak olmanın, adam öldürmeyi işten bile saymayan kişilerle bir arada yaşamanın acılarıdır aklında kalan. Bir de "tecrit" denilen hücre cezası.
Kimseyle konuşamamanın, zihinsel bozukluklara yol açtığı bu özel uygulama tutukluluktan da ağır bir cezadır kuşkusuz.
Bu tür uygulamalar belirli süreler için uygulanır. Ölüm cezasının uygulanmadığı ülkelerde, idam yerine uygulanan en ağır ceza biçimidir galiba. Bunun dışında, gündüz çalışan (atölyede, kütüphanede) tutuklunun gece güvenliğini sağlamak için uygulanan bir sistem olduğu söylenir.
Yabancı filmlerde, profesyonel katillerin, sapıkların bulunduğu hücrelere atılarak özel cezalar uygulanan tutuklularla ilgili sahneler de filmdeki gerginlik anlarını hazırlar. Bu tür sahnelerden iki üç kişilik hücre uygulaması olduğu sonucu çıkabilir.
Hapishanelerden, hücrelerden söz etmem boşuna değil. Hapishane sayısı okuldan çok ülkelerden biriyiz galiba. Hele kütüphanelerimizle hapishanelerimizi sayı bakımdan karşılaştırmaya kalkmak her bakımdan üzücü. Cezanın caydırıcılık, düzelticilik yanı zaten düşünülmüyor. Çocuklar için, gençler için hapishane bir staj dönemi yerini tutuyor. Profesyonel hırsızlar, kalpazanlar, yankesiciler üretiyor. Düşünce suçu kavramını kabul etmiyorum elbet. Ama devlet de böyle bir suçtan yatan olduğunu kabul etmiyor. Oysa eyleme dönüşmemiş bir fikri cezalandırmanın tanımı ne olabilir ki?
Şu günlerde gündemde olan konulardan biri hapishanelerin düzeltilmesi. Bu düzeltme de söz konusu olan hücre tutukluluğuna geçilmesi. Tecridin yıllarca sürmesi bir başka deyişle. Tecritteki bir ozanın şiirleri geliyor aklıma: "Senin adını/kol saatinin kayışına tırnağımla kazıdım./ Malum ya, bulunduğum yerde/ne sapı sedefli bir çakı var, (bizlere alatı-katıa verilmez), /ne de başı bulutlarda bir çınar./ Belki avluda bir ağaç bulunur ama/gökyüzünü başımın üstünde görmek/bana yasak.../Burası benden başka kaç insanın evidir? Bilmiyorum/ Ben bir başıma onlardan uzağım/hep birlikte onlar benden uzak/Bana kendimden başkasıyla konuşmak yasak/Ben de kendimle konuşuyorum/Fakat çok can sıkıcı bulduğumdan sohbetimi/şarkı söylüyorum karıcığım./ Hem ne dersin/o berbat ayarsız sesim/öyle bir dokunuyor ki içime-yüreğim parçalanıyor./ Ve tıpkı o eski /acıklı hikâyelerdeki/ yalnayak, karlı yollara düşmüş yetim bir çocuk gibi bu yürek/mavi gözleri ıslak/kırmızı küçücük burnunu çekerek/ senin bağrına sokulmak istiyor/ Yüzümü kızartmıyor benim/onun bu an/ böyle zayıf/ böyle hodbin/ böyle sadece insan oluşu/ Belki bu halin/ fizyolojik, psikolojik filan izahı vardır/ Belki de sebep buna/ bana aylardır/ kendi sesimden başka insan sesi duyurmayan/ bu demirli pencere/ bu toprak testi/ bu dört duvardır"
Tanıdınız elbet bu dizeleri. Nâzım Hikmet'in 1938 yılında Ankara Hapishanesi'nde yazdığı "Bir Cezaevinde, Tecritteki Adamın Mektupları" başlıklı şiirinin birinci bölümünden. Nâzım Hikmet'in kırk günlük tecridi üç şiirle özetlenir. İkinci bölümün ilk dizesi "Dışarda bahar geldi karıcığım bahar"dır. Üçüncü bölümün ilk dizesi "Bugün pazar." Altmış yılı aşkın sürenin eskitemediği bu şiirler "hürriyet denilen ifrit"in uzaklığına insanlardan uzaklığının eklenmesinin çıldırtıcılığını vurguluyor. Bütün film ve romanlardan daha büyük başarıyla.
Affın, hücrelerin, hapishanelerin tartışması gündemde. "Dünyadan, memleketinden, insandan umudu kesik değil diye" içeri atılanlar, "asılmayıp beslenenler" çok az kişinin gündeminde. Çoğu kişi, hapishaneyi, ünlü "gurur duyulan" kişilerin yattığı, buzdolaplı, televizyonlu, döner makineli, cep telefonlu konutlar sanıyor herhalde.
Ya da yaşamakla tutuklu olmak arasında fark kalmadı.
Yine de bir gün kimseyle konuşamayacağınız, görüşemeyeceğiniz bir yerde kalmayı deneyin. Hiç değilse bir iki saat. Sonra F tipi hapishaneler için yükselen seslere kulak tıkayabilirseniz, ne diyeyim...
www.evrensel.net