Fotoğraf: AA

Yunuslardan Yunus Emre

Halk edebiyatımız dendiğinde akla gelen iki ad var: Yunus Emre ve Pir Sultan Abdal. Her iki ozan da, şeriata karşı tasavvufu öneren, din adına dünyadan caymayı söz konusu etmeyen kişilikteler.

Yunuslardan Yunus Emre
Sennur Sezer
Halk edebiyatımız dendiğinde akla gelen iki ad var: Yunus Emre ve Pir Sultan Abdal. Her iki ozan da, şeriata karşı tasavvufu öneren, din adına dünyadan caymayı söz konusu etmeyen kişilikteler. Pir Sultan Abdal'ın adını taşıyan şiirlerin 9 ayrı ozana ait olduğunu Asım Bezirci araştırmasında saptamıştı. Yunus Emre'nin şiirlerindeki anlayış farklılıkları, dönemi vurgulayan adlar yüzünden benzer bir durumla karşı karşıya olduğumuzu iddia eden araştırmacılar var. Üstelik Yunus Emre'nin şiirlerinde adını söylediği (tapşırdığı) dizelerde adını sıfatlarla anışı durumu karıştırıyor: Yunus, Aşık Yunus, Derviş Yunus, Miskin Yunus,Yunus Emre. Bunca ad ve sayısız şiir arasından söylence kimliği kazanmış Yunus Emre'yi nasıl ayırmalı? Belki önce onun kişiliği ve yaşadığı dönemi irdeleyerek.
Yunus Emre'nin yaşadığı çağ
Uzmanlar, özellikle Abdülbaki Gölpınarlı, Yunus Emre'nin 1240 yılında doğup, 1322'de öldüğünü saptarlar. Bu dönemin kargaşa dönemi, daha doğrusu, Selçuklu İmparatorluğu'nun 26 Haziran 1243 yılında aldığı Kösedağ yenilgisi ardından dağılış dönemidir. Selçuklu İmparatorluğu'nu yenen Moğollar Anadolu'daki büyük şehirleri yağmalamışlar, erkekleri kılıçtan geçirip kadınlarla çocukları sürüler gibi sürüp götürmüşlerdi. Yürüyemeyecek kadar hasta, yaşlı ya da küçük olanların yollarda öldürüldüğü bu zorunlu göç, geçtiği yerlere dehşet saçıyor, Moğollar'ın önündeki psikolojik direnişi yıkmayı amaçlıyordu. Selçuklular büyük vergi anlaşmasıyla Moğollar'la uzlaştılar. Bu sefer de belli bölgelere egemen beyler arasında bir çıkar kavgası başladı. Ara sıra Moğal ordularının da karıştığı bu savaş ve ayaklanmalar, taraf tutmaya zorlanan, bey ordularına yiyecek, içecek vermeye zorunlu halkı yoksul düşürmüştü.
Selçukluların resmi dili Farsçaydı. 1277'deki Cimri Ayaklanması, dönem tarihçilerinin "kızıl külahlı, çarıklı, kara kilimli Türkmenlerle" olduğunu saptamaları ve resmi dairelerde Türkçe konuşulacağını bildirmesiyle ulusal bir kimlik taşır. Konya'yı ele geçiren bu ayaklanma da, Moğol-Selçuklu işbirliğiyle bastırıldı. Ayaklanmanın elebaşının diri diri derisi yüzüldü. Halk Tanrı'dan başka sığınak bulamıyordu. Dönemin Anadolusu mistik inançların çeşitli felsefelerinin yayıldığı tekkelerle dolmuştu. Bu tekkelere bağlı olanlar tekkelerinin adlarıyla anılıyorlardı: Ahmediler, Kazeruniler, Mevleviler, Camîler, Haydariler... Hem derviş hem savaşçı olan Alp Erenler, gezginci dervişler Abdallar, büyük bir ayaklanma sonunda yenilip kırılmalarına karşı yitmeyen varlıklarını koruyan ve kendilerine bir pir tanıyan Babalılar da anımsandığında, Anadolu halkının şariata karşı felsefi bir yol önerenlerce de bölüşülmüş olduğu görülür.
Yunus'un yaşadığı çağ, bir kargaşa çağıdır. Bir inanç çağıdır da. Yunus'un yaşadığı dönemde kuşkusuz pek çok tekke ozanı vardı. Onu öne çıkaran, söylenceleştiren nedir? Bu soruya "onun dünyaya bakış açısı" diye yanıt vermek gerekir. Yunus, derviş olmasına karşın, dervişlik de dahil tüm kurumları, halk ve doğru adına eleştirir.

"Ben dervişim diyenler, haramı yemeyenler
Haramın yenmediği ele girince imiş"
"Dosttur bizi okuyan, üstümüzde şakıyan
Şimdi üç buçuk okuyan, derin danışman olur
Danışmanın cahili, onamaz dervişleri
Derviş ile danışman, yavlak üleşgen olur"

Ellerine geçince haram helal ayırmayan dervişlerle cahil bilginlerin aralıklarındaki paylaşımı eleştiren Yunus, dervişliğin dünya zorluğundan söz etmek için, kendisinden örnek verir: "Halk hep ayağa durur, ben seğirttim oturdum / geçtim sedir yerine döşek kalın yerim düz". Dönemin egemenleri de onun eleştirisinden kurtulamaz: "Gitti beyler mürveti (erliği, yiğitliği) binmişler birer atı/ Yediği yoksul eti, içtiği kan olusar (olmaktadır)".
Yunus Emre, söylediği sözlerin, yaptığı eleştirilerin Tanrısal olduğunu sık sık yineler. Bu yineleme sözüne kulak verilmesi, öğütlerinin tutulması içindir. Çünkü halkın her söze kulak asmayışını da kınar: "Bu halk öğüt işitmez sağır hemen olursar". Yunus'un Tanrı aşkı, onun hocalara, cennete dil uzatmasını engellemez: "Cennet cennet dedikleri, birkaç köşkle birkaç huri/ İsteyene ver sen onu, bana seni gerek seni".
Bu dizeler döneminde nasıl etki yaptı bilemiyoruz. Ancak 16. yüzyılda, dinsel çevrelerce hoş karşılanmayacak, bu dizelerle zikredenler (bu dizeleri ibadet amacıyla yineleyenler) ölüm cezasına çarptırılacaktır. Bu dinsel yargının dönemi Kanuni Süleyman dönemidir.
Yunus Emre'nin insan anlayışı
Yunus Emre'yi döneminden ileri kılıp günümüze ulaştıran onun eşitlik anlayışıdır. Onun için, "yetmiş iki millet" birdir. Yetmiş iki milleti eşit görmeyen, evliya da olsa Tanrı'ya karşı gelmiş sayılacaktır. "Şeytanlar semirdi kuvvetli oldu/ Peygamber yerine geçen hocalar/ Bu halkın başına zahmetli oldu" diye özetlediği dönemde her dinin inananları ayrı renk giymek zorunluğundaydılar. Yunus yalnız bu renk renk kalabalığı değil, seçkinlerle halkı da eşit sayar. Hepsi Tanrı'nın kuludur ve bir çeşmeden akan sudur. Bir çeşmeden akan suyun acısı tatlısı olmaz. Bu eşitçi bakış açısı yüzünden eleştirilmiş olmalı: "Yetmiş iki millete suçum budur hak dedim".
Yunus Emre'yi söylence kişisi durumuna getiren bir özellik de kuşkusuz ozanlıktaki ustalığıdır. Şu dizeler, bugün bile yazılması zor dizelerdir: "Harami gibi yoluma aykırı inen karlı dağ/ Ben yarimden ayrı düştüm sen yolumu bağlar mısın/ Karlı dağların başında salkım salkım olan bulut/ Saçın çözüp benim için yaşın yaşın ağlar mısın". Günümüzde genç ölümlerde dilime geliveren dizeler de onundur: "Şu dünyada bir nesneye yanar içim göynür özüm/ Yiğit iken ölenlere/ Gök ekini biçmiş gibi". Yeşil ekin biçmenin acısıyla genç ölümü karşılaştırmak ancak bir çiftçinin işi, Yunus'un da kökeninin çiftçi olduğu söylenir. O dünyayı seven bir kişidir: "Bu dünya bir gelindir al yeşille donanmış/ Kişi yeni geline bakma ile doyamaz."
Yunus Emre bir tasavvuf ozanıdır ama dinsel felsefenin herkesçe ayrı yorumlanmasına da takılır: "Çıktım erik dalına anda yedim üzümü/ Bağ sahibi kakıyıp (kızıp) der ne yersin kozumu (cevizimi)" Yunus Emre'nin söylencelere karışan kişiliği onu pek çok şehirde yaşamış ya da ölmüş gibi gösteren iddialara yol açmıştır.
Onun mezarının Eskişehir yakınındaki bugün Yunus Emre adını taşıyan Sarıköy'de olduğu kanıtlanmıştır. Ancak eskimemiş bir dille eskimemiş duyguları dile getiren Yunus Emre gibi ozanların mezarlarını ziyaret etmekten çok, kitaplarını okumak gereklidir. Şu dizelerin kaç yüz yıl önce yazıldığını düşünebilmek için:

"Ben Ay'ımı yerde gördüm ne isterim gökyüzünde
Benim yüzüm yerde gerek, bana rahmet (acımak, yağmur) yerden yağar."

www.evrensel.net