Dertten derde göç!

Kiminin evi yakıldı, köyü boşaltıldı; kimi açlıktan ölmemek için düştü göç yollarına; köyden kente, kentten büyük şehre...

Dertten derde göç!
Çamurlu yollardan geçerek girilen mahallede, telefonsuz, elektriksiz evler arasındaki çeşmenin başındaki kadınlar karşılıyor insanı. "Telefonsuz, elektriksiz, susuz, yolsuz köy bırakmadık" diyen bildik ses geliyor akıllara hemen. Geride bırakılan yakılmış, boşaltılmış, harap edilmiş köylerde bunlar var mı bilinmez! Ama köylerini geride bırakıp göç etmek zorunda bırakılan insanların yaşadığı Ayazma'da hiçbiri yok. Evlerin çoğu tek katlı ve göç edilen yerlerdeki gibi, soğuktan korusun diye, basık inşa edilmiş. İnsanların ortak tek bir düşü var; iyi bir iş, hatta sadece bir iş bulabilmek.
Önce gençler ve babalar...
İki tepe arasından akan derenin kenarlarına kurulmuş olan Ayazma Mahallesi'ne, önce babalar ve gençler geliyor, yani eli iş tutanlar. İş hazır değil çünkü, bazen zorunluluktan, bazen bir "Belki bulurum" umudunun peşine takılıp gelenler, tutunabilirlerse eşlerini, çocuklarını da yanlarına alıyorlar. Tutunamayanların ise geldikleri yere dönmekten başka şansları yok, tabii dönecek köyleri kaldıysa. Çocuklar için okula gidebilmek, sadece ilkokula gitmekten ibaret. Bu bile her zaman mümkün olmuyor. Eli işe eren çocuk, ailenin kısıtlı bütçesine katkıda bulunmak zorunda.
Sular hastalık yayıyor
İnsanlar elektrik, su gibi hizmetleri kendi imkânlarıyla getirmeye çalışıyorlar. Bazen 'kimliği belirsiz' kişiler para toplayıp kayboluyor ortadan. Su sorununu çözmek için iki çeşme kurulmuş Ayazma'ya. Ama en büyük sorun basık tek katlı konduların yanı başında yükselen çok katlı sitelerin kanalizasyonları. Kanalizasyonlar çeşmelerden birinin suyunu çoktan kirletmiş ve bu çeşme hastalık yayıyor. Diğer çeşme de kirlendiğinde, insanları büyük bir susuzluk bekliyor. Mahalleye su taşıyan tankerlerin de büyük tehlike yarattığını söylüyor Ayazmalılar, çocuklar tankerlerin altında kalıp can veriyormuş...
Ayazma'ya olimpiyat geliyor!
Ayazma'da herkesin dilinde "Olimpiyat" söylentisi var. "Olimpiyat Köyü" için bütün konduların yıkılacağı söyleniyor. Çünkü arazinin de, konduların da tapusu yok. Tapulu köylerine girmeleri ise tehlikeli ve yasak. Yine de, neredeyse tümü köylerine dönmek istiyor. Ekmeklerini kazanabildiklerinde, ağalığın olmadığı, maraba gibi yaşamadıklarında, barış geldiğinde mutlaka döneceklerini söylüyorlar.
Mecburiyetten geldik
Ömer Kaplan, Ayazma'ya geleli bir ay olmuş. "Diyarbakır'dayken çiftçilik yapıyorduk, ama geçinemiyorduk. İş bulma umudu ile buraya geldik, ama iş yok" diye başlıyor söze. Kalacak yeri olmadığından Ayazma'ya önceden gelen eş dostun yanında kaldığını belirten Kaplan, İstanbul'a 11 kişi geldiklerini dile getiriyor. Ailesinde kendisinden başka çalışan kimsenin olmadığını anlatan Kaplan, "Ben de işşizim" diyor. Kaplan, İstanbul'a isteyerek değil mecburiyetten geldiğini vurgulayarak, ekliyor: "Diyarbakır'da ortam düzelirse, geri dönerim. Ama şu an gidemem. Orada geçinecek hiçbir şey yok. Sabahtan akşama kadar dolaşıyoruz, iş buluruz umuduyla. Ne olsa yaparız."
'Durum düzelse köye döneriz'
Behçet Teyfi de iş bulma, ekmeğini kazanma umuduyla insanların işsizliğin pençesinde kıvrandığı Diyarbakır'dan İstanbul'a göç edenlerden. İlk önce köyden Diyarbakır'a göç etmiş ailesiyle. İş bulmak ve en azından karınlarını doyurabilmek için. Ancak burada da tutunamayınca kendisiyle aynı durumdaki binlerce insanın yaptığı gibi "bir umut" deyip İstanbul'a gelmiş. Ancak ne ile karşı karşıya kalacağını bilemediğinden, bir iş tutturuncaya kadar 5 çocuğunu ve eşini yanına almamış. Mesleğinin boyacılık olduğunu ifade eden Teyfi, çocuklarını okutmak istediğini, ancak durumunun elvermediğini söylüyor. "Eskiden köyde buğday, arpa ekerdik. Ancak geçindirmiyor. Durumlar düzelse bir iş olanağı tanısalar köye geri dönmek isterim" diyen Teyfi, iş bulamaması halinde mecbur geri döneceğini söylüyor, çaresiz ve öfke dolu bir yüz ifadesiyle.
Ağalık sisteminden kaçtık
Ayazma girişinde çocuklarıyla beraber ev ziyaretine giden iki aileyle karşılaşıyoruz. İsimlerini vermekten çekiniyorlar. Erzurum'dan 1987 yılında gelmişler. Geldikleri köye sonradan yerleştikleri için kendilerine köle gözüyle bakıldığını söylüyorlar. Burada onları hor görüyorlarmış. Köyde yaşadıklarını, "Biz kölelik döneminden kalma davranışlara maruz kaldık. Üzerimizde ağa baskısı vardı. İstediğini yapabilirdi. Mera alanlarını çok rahat sürerdi. Alan onun olmasa bile. Geçinemiyorduk. Hakarete uğruyorduk" sözleriyle anlatıyorlar. İstanbul'a gelip inşaatlarda çalışmaya başlamışlar. Ancak deprem sonrası işler iyice durulmuş. Evde bulunan çocuklar da çalışmak zorunda kalmışlar. Şimdi çocuklar hem okula gidiyor hem de çalışıyorlar.
'Köşeye sıkışmış gibiyiz'
İçlerinden birisi "Çocukların bütün ihtiyaçlarını karşılayamıyorum. Okutuyoruz derken ilkokuldan sonrasına gücüm yetmez" diyor. Sigortaları ve herhangi bir işgüvenceleri yok. Köye geri dönme konusuna ise şöyle yanıt veriyorlar: "Köye dönelim ne yapalım? Malın, arazin yok ne yapacaksın? Köyüm yerim yurdum olsa ben şimdi çeker giderim. Barış sağlanırsa istediklerimiz gerçekleşir."
İş olmayınca...
İş olamayınca aile içi huzurun kaçtığını da belirtiyorlar ve şöyle devam ediyorlar: "Çünkü iş yok güç yok. Dışarı çıkıyorsun gidebileceğin yer yok. Sanki bir yere sıkışmış gibisin. Sinirleniyorsun, hırçın davmaya başlıyorsun. Aile huzurun kalmıyor. Ama köyde, imkânlarım da olursa, uğraşacağım bir çok şey olur. Hayvanla, bağla bahçeyle uğraşırım."
www.evrensel.net