Dünyamızda bir Aziz Çalışlar vardı

   Artık yok mu?

Dünyamızda bir Aziz Çalışlar vardı
   Artık yok mu?
Yılmaz Onay
28 Kasım 1995 tarihinde yitirdiğimiz Aziz Çalışlar, tiyatro ve estetik alanlarında önemli çalışmalara imza atmıştı.
Çalışlar'ın tiyatro alanındaki çalışmaları şöyle: "Rasputin" (Oyun, 1966, TMTF Ödülü), "Ecinniler" (Camus, 1966), "Matmazel Julie" (Strindberg, 1967), "Don Kişot" (Lunacarski, 1969), "Çavuş Musgvrave'in Dansı" (Arden, 1969), "Danton'un Ölümü" (Büchner, 1973), "Allahın Ayısı" (O'neill, 1973), "Hayaletler Sonatı" (Strindberg, 1982), "Mahagonny Kentinin Yükselişi ve Düşüşü" (Brecht, 1988), "Bir Tek Daha Dağ Dili" (Pinter, 1988), "Ateşli Sabır" (Skarmeta, 1989), "Yıkılanlar" (Beckett'ten radyo uyarlaması, 1991), "Oblomov" (Gonçarov'dan uyarlama 1991), "Muhşetem Gatsby" (Fitzgerald'dan uyarlama, 1991) "Tehlikeli İlişkiler" (Hampton, 1991.) "Çağdaş Tiyatro" (1966), "Gerçekçi Tiyatro Sözlüğü" (1978), "Tiyatro Kavramları Sözlüğü" (1992, Kültür Bakanlığı Ödülü), "Tiyatronun ABC'si" (1993), "Tiyatro Adamları Sözlüğü" (1993), "20. Yüzyılda Tiyatro" (1993), Tiyatro Oyunları Sözlüğü" (Cilt 1, ve 2, 1994), "Shakespeare Sözlüğü" (1994), Reji Defteri" (Stanislavski, 1995), "Yönetmen Peter Stein" (Çev. 1995)
Estetik ve felsefe alanında kazandırdığı eserler ise şunlar: "Meteryalist Felsefe Sözlüğü" (1972), "Günümüzde Sanatsal Kültür ve Estetik" (1982) "Kültür Sözlüğü" (1983) "Estetik Yazıları" (1984) "Edebiyat, Barış ve Özgürlük" (1984), "Çağdaş Felsefe Sözlüğü" (1985), "Gerçekçilik Estetiği" (1986), "Edebiyat Estetiği" (Raedeker, 1986), "Nâzım Hikmet: Sanat ve Edebiyat Üstüne" (1987), "Ulusal Kültür ve Sanat" (1987), "Felsefenin Neresindeyiz" (1988).. "Sanat ve Edebiyat" (Marx, Engels, Lenin. 1990)
Aziz Çalışlar'ın bütün bu eserlerinin yanında pek çok yazısı da bulunuyor. Asya-Afrika Yazarlar Birliği içindeki çalışmaları, Angola, Vietnam üstüne yazı dizileri de bulunan Çalışlar TYS yönetimde bulunduğu sıralarda yargılanmıştı.
Tüm varlığını ve gücünü, sanat alanımızın sağlıklı, verimli ve ileriye yönelik işlemesi uğruna harcamış bir yazarımızdı Aziz Çalışlar. Erken yitirdik. Onun çalışmalarından ve ürünlerinden memnun olmayan belli kesimler de vardı elbet. Ve "yükselen değer(sizlik)ler" açısından Aziz Çalışlar zaten "yok" sayılanlar morgunda donmaya bırakılmıştı bile. Ama o, hastalığın getirdiği tüm zorluklara karşın son nefesine kadar direndi ve ürün vermeye devam etti. Üstelik, tutumundan hiç ödün vermeksizin. Bütün "suçu" buydu aslında. Yoksa egemen akıntıya o da teslim oluverseydi, iki kat el üstünde tutulurdu besbelli ve hastalığını yenmek için verdiği mücadelede parasal açıdan bile öylesine güçlükler içinde kalmazdı. Ama o, ancak çalışarak uzatabildi hayatını. Ve tabii yalnızca bir yere kadar. Sonunda dünyaya veda etti. Peki ya eserleri?
Sanatsal özgürlük' adına
Son yıllarında, Mitos-Boyut, Evrensel Basım Yayın ve bir de ne ilginçtir ki, Kültür Bakanlığı, Aziz Çalışlar'ın eserlerine ilgi göstermeseydi, yayın hayatından da sileceklerdi onu. Hem de, patronların tekelinde olduğunu çok iyi bildikleri "sanatsal özgürlük" adına. Her zaman daha kimlerin ölümünü bekledikleri belli değildir onların. İyi de, bu gerçekliğin üzerinde biraz durup düşünmek ve sanat alanında da nasıl mücadele edileceği konusunda somut ve etkili tavır almaya yönelmek, başka alanlardaki aktiviteleriyle umut veren geniş muhalif kesimlerimize düşmüyor mu asıl? Her okurun, her seyircinin kendi çapında yapacağı şeyler vardır bu konuda. Dolayısıyla herkes sorumludur. Salt ekonomi veya siyaset alanında muhalefeti yeterli görüp, sanat alanı bizi ilgilendirmez, diyenlerimiz varsa -ki sanmıyorum-, onlara söylenecek bir şey yok. "Hiçbir şeyden şikâyet de etmeyin", denilip geçilir. Sanat alanında egemen olan burnu havada "post-magazin" aptallığa hep birlikte alkış tutun öyleyse, denir. Belki bunu yaparken, nasıl aynı zamanda muhalefet ettikleri siyasete veya ekonomiye de alkış tutmakta olduklarını fark ederler. Çünkü ötekiler, bu alanların birbirinden ayrılamazlığını çoktan fark etmiş durumdalar.
Gerçeklik şimdi daha soyut
Bir edebiyat incelemecisi, İtalyan yazarı Guido Piovene'nin şu sözünü aktarıyor: "Gerçeklik, geçmiştekinden çok daha soyuttur bugün". Ve ardından şunları ekliyor: "Modern edebiyat ve sanat, korkunç çalkalanmalarla ve çalkantılarla dolu karmaşık bir gerçeklik ile karşı karşıyadır. Bu gerçeklik, ancak yaratıcı yöntem olarak gerçekçiliğe sadık kalan bir sanat tarafından anlaşılıp, çözümlenebilir ve gerçekten derininden yansıtılabilir. Modern sanatta gerçekçi olmayan akımlar bu işin altından kalkabilecek güçte değillerdir". Bu incelemeci, "Gerçekçiliğin Tarihi" kitabının yazarı Boris Suchkov. Kitabı çevirip bize kazandıran Aziz Çalışlar. Yıllar önce.
Verdiğim alıntı. 400 sayfalık kitabın yalnızca birkaç tümcesi. En yakıcı gerçekleri ikiyüzlüce görmezlikten gelen, hatta bile bile gizlemeye çalışan günümüz "üstün sanat" çağırtkanları, elbette daha baştan "gerçekçilik" yöntemini aşağılayacaklar ve yok saymaya çalışacaklardır; hatta bunu yaparken "gerçekçilik" (realizm) ile "doğalcılık"ı, yani gerçekçiliğin en fazla mücadele ettiği yöntem olan "natüralizm"i cahilce birbirine karıştırmaktan asla utanç duymuyorlar. İyi ama onların "işi" bu zaten, onların "sanatı" bu. Onlar kendi içlerinde tutarlı yani. Biz soruyu kendimize yöneltmek durumundayız. Onların medyasının "sanat" adına sürekli pompaladığı yeteneksiz "çoksatar"ların, ya da "marjinal" cevherlerin içinde hikmet aramaktan, Aziz Çalışlar'ın neler pahasına bize kazandırdığı eserleri anımsamaya vaktimiz kalmadı mı yoksa? Yine de arayalım o "hikmet"leri. Ciddi eleştiri yöneltelim elbette, bunu yapacak fazla kimse de yok çünkü. Ama bunu yaparken, hatta gereği gibi yapabilmek için zorunlu olarak, Çalışlar'ın yıllarını vererek ortaya getirdiği eserlerinden de yararlanmayı ihmal etmeyelim. Aksi halde niçin donanımsız kaldığımızı, arızanın nerede olduğunu anlayamayız.
Estetik üzerine ürünleri
Kagan'ın, "Estetik"ini Aziz Çalışlar çevirip yayınlamış olmasaydı, bugün o eser yok sayılmak da değil, düpedüz "yok" olacaktı bizim için. Oysa estetik üstüne pek çok eser de okumuş olsak, Kagan'ın getirdiklerini bilmeyince bir kolumuz kırık kalır. Şarlatanlar dört koldan geliyor oysa. Kagan'ı, Suchkov'u, tartışmasız doğrular olarak kalıplaştırın demiyorum elbette. Ama hiç değilse somut bilgileri almak gerek oradan. Çünkü şarlatanlar, kendi "mevize"lerini apaçık yalanlarla besleyerek genel geçer doğrularmış gibi getiriyorlar. Tartışmayı da yasaklayarak üstelik. Yasaklama illa hükümetlerden gelmez. Dahası, resmi yasaklama her zaman daha kolay aşılmıştır, çükü kamuya yansır. Ama patron yasaklaması, aşılamaz biçimde kesindir, çünkü en başta "sanatsal özgürlük" çığırtkanlarınca gizli tutulur, örtbas edilir.
Aziz Çalışlar'ın Mitos-Boyut Yayınevi'nce yayımlanan iki oyun uyarlamaları kitabındaki özgeçmişi şu satırla bitiyor: "1992: 'Tiyatro Ansiklopedisi' (çıkacak. Yapı ve Kredi Yayınları)". O büyük kapsamlı çalışma yayınlandı, evet, ama imzalanmış anlaşmaya karşın YKY'nin ünlü "özgürlükçü şair" editörünün engellemesi nedeniyle o yayınevince değil, sonradan ancak Kültür Bakanlığı'nca yayınlanabildi. Nasıl bir kara komedi, değil mi? Sonra açılan davada sanatçı dostu ilerici avukat Ali Yaşar'ın çabalarıyla Aziz Çalışlar'ın haklılığı kanıtlandı ve yayınevi tazminata mahkûm oldu, ama ne o tazminat yetişebildi Çalışlar'a, ne de engelleme olmasa alacağı birazcık telif. Çünkü Çalışlar yitirilmişti: 28 Kasım 1995. Şimdi, o editörün bir şiir kitabı için onlarca edebiyat "uzmanı"nın -herhalde eserleri YKY'de yayınlanır umuduyla bağlantılı olmaksızın!- tebliğ kuyruğuna girdikleri sempozyumda kendisine sorsanız, Aziz Çalışlar'ın ölümüne pek üzüldüğünü söyleyecektir. Nasıl olsa öldü ya! Yani bazıları için "aslolan hayat" değil, "aslolan ölüm" galiba. Ölüm üstüne pek keyifle "edebiyat" yapıyorlar zaten. Yeter ki ölen başkaları olsun.
Hayat inat tanımaz
Burada ister istemez değerli romancımız Sevgi Soysal geliyor aklıma. Çok genç yaşında ölmeseydi bugün ülkemizde roman çok başka bir düzeyde, yani gerçekten "düzey" denebilecek bir düzeyde tartışılırdı. Bunun farkındalar ki herhalde, onun eserlerini de "unutturdular". 1972'de BBC'de yaptığı bir konuşmayı şu sözlerle bitirmişti Sevgi Sosyal: "Hayat inat tanımaz. Direnmeden, inatlaşmadan paylaşılması gerekir. Şairin dediği gibi, 'Davaları halletmez ölüm, hayatı paylaşalım'." Bunu söyleyen Sosyal, insanca direnmenin, inatla insanı savunmanın romancılarında hayatın bu çelişkisini dile getirmişti. Zor elbet, ustalık ister, yüreklilik ister, inadına sanatçılık ister. Bunu başarıyordu Sevgi Soysal ve yaşasaydı bugün kimse onun eserlerini yok sayarak roman üstüne konuşmaya kalkışamazdı. Ama gitti işte. Bazıları onunla bir şeyleri "paylaşmak" zorunda kalmamaktan mutlu olabilirler. Aziz Çalışlar'la da. Ama hiç değilse biz bu değerli mirasın unutturulmasına izin vermemeliyiz.
Bilmiyorum demeyin
Çalışlar'ın tüm bu çalışmalarının, bütünüyle bu tarihin sosyalist "dinozorlu"ğu bile onun gibi gerçekten bu mücadeleyi ödünsüzce verip bedelini pahasına ödemiş olanların erdemi değil, bu mücadelenin kenarında köşesinde görünüp ardından günümüzdeki medyatik "ilerici sosyete"ye her yönüyle entegre olmuş "zararsız"ların "yüce kahramanlığı" olarak eriltilmektedir. Üstelik eleştiri "tehlikesine" karşı bile delinmez bir zırhla donanmış gibi dokunulmazlık taşıyor bu tutum. Bu en ürkütücüsü. Kimse, şunu bilmiyordum, bundan haberin yoktu, demesin. En uzaktaki okuyucunun bile eğer isterse- her şeyi bilme olanağı var artık. Yeter ki gerçekten bilmek istesin. O zaman, diyelim ki ben yanılıyorum verimli bir tartışma olanağımız doğar hiç değilse.
Ben Aziz Çalışlar'la, Sevgi Soysal'la hayatı paylaşmaya çalışıyorum. Bu saadet zincirlerine dönüştürülmüş sanat ortamında o gerçek dinozorların hayatı, eserleriyle sürüyor artık ve paylaşırken bana direnme gücü veriyor. Sizlere de böyle bir paylaşmayı öneriyorum. Günümüzün böylesine zor ve karmaşık koşullarında, illa birilerinin sahte tariflerine uyan bir kahraman olmak gerekmez asla.
Ama gerçekten kendi kendinden utanmak durumunda kalmaksızın aynaya bakabilmek, işte günümüzde asıl kahramanlık bu belki. Çalışlar'la, Sosyal'la ve daha nice yitirdiğimiz veya yaşayan onlar gibilerle paylaşmaya çalıştığımız asıl bu. Her seyircinin, her okurun, her çalışanın, her "insan"ın kendini küçümsemeksizin yapması gereken bu. Ancak böyle bir kamuoyu dünyayı değiştirir işte!
www.evrensel.net