Emek düşmanlığının faturası

DİE'nin 1999 yılına ilişkin açıkladığı ekonomik veriler, Demirel-Ecevit üstüne kurulan "zoraki istikrar"ı patlatan nedenleri de açıkladı. Emek düşmanlığı üstüne kurulu sistemde istikrar normal değil anormaldır.

Emek düşmanlığının faturası
Ayhan Özgür
Bir önceki hafta sonunda Gemlik'te, önceki gün de Kocaeli'de sokağa dökülen binlerce işçi ve kamu emekçisi hükümetin uyguladığı ekonomi politikalara karşı kendi taleplerini haykırdılar. Mitinglere katılan emekçiler; ülkenin yeraltı ve yerüstü kaynaklarının yağmalatılmasına, temel sanayi ve hizmet kurumlarının uluslararası sermayeye açılmasına, egemen sınıfların Türkiye'yi sürüklemek istediği kaosa herhangi bir tartışmaya meydan vermeyecek kadar açık bir biçimde karşı çıktılar. Ama emekçilerin bu çıkışında Evrensel ve birkaç gazete dışındaki basın kuruluşları tarafından "haber değeri" bulunmadı.
Onları asıl olarak, Demirel'i yeniden seçtirebilmek için yeni rüşvet, tehdit unsurları üretmek, halkı ve Meclis'i manüple edebilecekleri "haber üretimi" ilgilendiriyordu.
Oysa; şu anda kendi kaoslarının, krizlerinin gerçek nedeni de bu alanlarda sergileniyordu.
Milletvekilleri ve partiler günah keçisi
Ekonomide Türkiye, "cumhuriyet tarihinin en büyük küçülmesi"ni yaşarken, siyasette işlerin tıkırında gitmesi olamazdı.
DİE'nin, 1999'a dair açıkladığı rakamlar, IMF uşaklarının, "Türkiye iyi yolda" biçimindeki ayaklarının altındaki platformu nasıl çekip almışsa, Ecevit-Demirel üstüne kurulan "suni istikrar"ı patlatmasının nedenlerini de ortaya koymuştur.
Yani sorunun "neden"i; çok bilmiş "siyaset yorumcularının" çoğununun iddia ettiği gibi, Mesut Yılmaz'ın "liberalliği", "FP'nin pazarlıkçılığı", "milletvekillerinin iki adım ilerisini görmemesi", "milletvekillerinin onur savaşı" ya da her gün gazetelerde üretilen, "kıyamet senaryoları"yla açıklanamaz. Ya da bazı partiler ve milletvekillerinin sorumlu tutularak sistemi aklama, istikrasızlığın temeli olan ekonomik ve siyasi zemini temize çıkarma gayretleri sadece boşa çaba harcamaktır.
Son tahlilde ekonomi siyaseti belirler
Bir yılda ülke sekiz yıl önceki gelir düzeyine gerileyecek, 55 milyonun yararlandığı bir sosyal güvenlik sistemini tahribe girişeceksin, özelleştirme adı altında ülkeyi emperyalist talana açmayı, ana ekonomi politika yapacaksın, tarımı çökerteceksin, "Kürt sorunu yoktur" diye efeleneceksin, "Laiklik elden gidiyor" diye terör estirip en azılı şeriatçılara övgüler dizeceksin, asgari ücretliye üç kuruşluk zam için "Para yok" diyeceksin, silah alımı için 10-15 milyar dolar ayıracaksın, bütçenin yarısından çoğunu faizciye verip, sahibinin soyduğu bankaları kurtarmak için 10 milyar doları anında gözden çıkaracaksın; sokağa dökülen işçinin, emekçinin haykırışlarını, "Ne güzel protesto ediyorlar" diye alaya alıp geçiştirecek, ..... yetinmeyip bu halk düşmanı uygulamaları "Türkiye iyi yolda" diye piyasalayacaksın!... Sonra da; "siyasal istikrar" bekleyeceksin!
Bu, olamazdı; siyasetle ekonomi birbirinden ayrı şeylerdir, ama "o kadar da ayrı değil"lerdir. Ekonomideki bu istikrarsızlığı da içeren rezalet, kaçınılmaz olarak siyasete yansıyacak, onda "istikrar" gibi görünen şeyi paramparça edecekti.
Şimdi de bu olmuştur. Bu ekonomik tablonun müsebbibleri birbirine düşerek ülke ekonomisinde yarattıkları tahribatın faturasını ödemeye başlamışlardır. Dolayısıyla bu durum anormal değil, normal olandır. Anormal olan siyasetteki "istikrar"dı.
'Tarih baba' bir kez daha ders veriyor
"İstikrar ucubesi"nin Demirel'in yeniden seçtirilmesi gibi bir konuda patlak vermesi ise; herhalde tarihin herkese yeni bir ders vermek istemesi olarak yorumlanabilir. Ve Demirel, Ecevit, Bahçeli, Yılmaz... partilerin ve milletvekillerinin tutumları da ancak "istikrarsızlığın neden patlak verdiği"ni değil, neden "Demirel-Ecevit merkezli" patlak verdiğine ilişkin sorulara yanıt teşkil edebilir.
Halka karşı, emek düşmanlığı üstüne oturan, çoğunluğun güvenini yitiren bir sistemin kaçınılmaz sonu "siyasi istikrarsızlık"tır.
Türkiye'nin yakın tarihinde egemenler, siyasetteki istikrarı korumak için cuntaları, muhtıraları kullanmıştır. Bu "zoraki istikrar" politikalarının en son örneği, "rüşvet, tehdit, şantaj" diye ifade edilen politikalardır. Ancak şimdi "zoraki istikrar" patlamıştır; baskının dozu artırılarak Demirel yeniden seçtirilse bile, artık "istikrarsız" bir siyasi iktidar var olacaktır. Ama önemlisi, sokağa çıkan binlerin ve çıkması beklenen yüzbinlerin, hak ve demokrasi mücadelesinde sermaye ve gericiliğin cephesindeki istikrarsızlıktan yararlanarak ülkenin bağımsızlığı ve demokratikleşmesi için adım atıp atamayacağıdır.
Emek ve sermaye arasındaki büyük bölünme
Egemen sınıfların basında ve siyasette stratejik mevzileri tutmuş sözcüleri, "istikrarsızlığın herkese felaket getireceği"ni iddia ederek, soyut bir "istikrar" kavramı arkasında "kırk katır mı kırk satır mı" tercihini dayatıyorlar. Oysa; ortaya çıkan son durumla birlikte, ülkeyi yönetenlerin ekonomi ve siyasetteki tüm rezillikleri, halk düşmanı konumları ortaya çıkmıştır. Bu elbette, sermaye cephesini yarmak için güçlü bir pozisyon kazanmak zorunda olan emekçiler için bir fırsattır. Bu, bir yandan sistemin özünün halk tarafından anlaşılması için bir fırsattır, öte yandan emperyalizmin Türkiye'yi yağmalamasının önlenmesi, emekçileri açlığa, işsizliğe, eğitimsizliğe, sağlıksızlığa, geleceksizliğe mahkûm eden IMF-sermaye politikalarını püskütmek için bir fırsattır. Bu sadece işçi sınıfı için değil bütün halk için, ülkesini seven herkes için de fırsattır. Çünkü; sorunlar bütün halkın, bütün ilerici antiemperyalist, demokratik güçlerin sorunudur.
Son haftalardaki mitingler ve çeşitli türden kitle toplantıları, işçilerin, emekçilerin bu gerçeği fark etmeye başladıklarını göstermektedir. Sermaye ile emek arasında böyle bir ayırımın farkına varılması demek ise; Türkiye'nin kaderinin değişmesi demektir. Nisan ve mayıs ayındaki muhtemel gelişmeler emek ve sermaye arasındaki büyük bölünmeyi daha da görülür hale getirecektir. Bütün belirtiler bunu gösteriyor.
www.evrensel.net