Ölmek mi hak, yaşatmak mı?

Doğum ile ölüm arasındaki sürenin, yani yaşamın sona ermesi kararını kimin vereceğine ilişkin eski bir tartışmayı sahneye taşıyor Adana Devlet Tiyatrosu.

Ölmek mi hak, yaşatmak mı?
Mustafa Kara
Doğum ile ölüm arasındaki sürenin, yani yaşamın sona ermesi kararını kimin vereceğine ilişkin eski bir tartışmayı sahneye taşıyor Adana Devlet Tiyatrosu. Tıp Bilimi, en azından bugün için, "ölümün kaçınılmazlığı karşısında ölümü geciktirme çabası" ise eğer, bu çabaya direnen boyundan aşağısı felçli bir adamın öyküsü anlatılıyor.
İngiliz yazar Brian Clark'ın kaleme aldığı ve Nüvit Özdoğru'nun Türkçeye çevirdiği "Karar kimin?" adlı oyun, geçirdiği trafik kazası sonucu boynundan aşağısı felç olan bir hastanın ölümü isteme ve ölme hakkını kazanma sürecini irdeliyor. Mustafa Kurt'un yönettiği oyun, Ankara, Konya ve Sivas'ta sahnelendi. Bu akşam İstanbul'da Taksim Sahnesi'nde gerçekleştireceği son gösterimden sonra, Bursa ve Diyarbakır turnelerine gidecek.
Ötenazi", ya da bir başka deyişle "mutlu ölüm" konusunda, Hipokrat'ın "Benden zehir isteyen vermeyeceğim gibi ölümün yolunu da göstermeyeceğim" diyen anlayışını, bugünün hekiminin "ne pahasına olursa olsun yaşatma çabası" ile özdeşleştiren oyun, tıp biliminin felçli hastanın ölüm kararına karşı çıkışını ele alıp, buna hakkı olup olmadığını tartışıyor. Hastanın "mutsuz yaşam" yerine "mutlu ölüm" hakkı olup olmadığını sorgulayarak...
İki kez, iki karakter...
Ötenaziye karşı çıkan, sadece tıp bilimini temsil eden doktor değil elbette. Ancak, oyun dinsel gericiliğin kararı tamamen Tanrı'ya havale eden tutumunu tartışmaya bile değer bulmadığını, felçli hastaya "Mutlu ol, insanlar sana acıyıp, yardım edip sevaba girecek" diyen papaz şahsında dalgasını geçiyor. Ve elde kayda değer iki tez kalıyor. Hasta istemediği halde "aslolan yaşamaktır" deyip yaşatma kararı veren doktor ve kendi ölümüne karar verme hakkı olduğunu savunan hasta şahsında sembolleşiyor, bu iki tez.
Yazar, oyun metninde, ötanazi tartışmasında yer aldığı tarafı, oyunun her anında izleyiciye hissettiriyor. Felçli hastayı oynayan Tayfun Eraraslan'ın başarılı oyunculuğu da, ötenazi konusunda olumlu bir hava estiriyor izleyicilerde. Felçli hastanın ölüm hakkını kazanabilmek için verdiği savaş, yargı süreci, doktorun bu karara direnişi derken, oyunun sonunda yargıç kararıyla yaşam destek ünitelerinden ayrılması ve ölümü ile, "zafer"e ulaşıyor. Ama bir çok soru da yanıtsız kalıyor...
Karakterler uçlarda geziniyor
Oyunun yönetmeni Mustafa Kurt, "Bu açıdan oyun, insanın ölüm hakkı var mı, yok mu? sorusundan hareketle yaşamın tartışmasını yapıyor" diyor. Ancak, oyun metnindeki karakterler, bu tartışmanın "sağlıklı" işlemesini engelleyecek düzeyde uçlarda geziniyor. Özellikle de, "yaşam"ı temsil eden doktor, "kaba, sert, dogmatik, inatçı, yaptığı işe yabancılaşacak derecede mekanik düşünen bir tip" olarak karşımıza çıkıyor. Öyle ki, o durumdaki hastasını bir psikiyatrist göstermeyi bile akıl edemiyor. Kafası ise, hastaneye alınacak kalp cihazının ne kadar para kazandıracağı ile dolu. Hal böyle olunca, izleyicinin nefretini kazanması da hiç zor olmuyor.
Felçli hastayı yaşamaya ikna eden sosyal hizmetler uzmanı, psikiyatrist gibi "yaşam"ı temsil eden diğer karakterler de, anti-sempatiklikte doktordan geri kalmıyorlar.
Ölümün 'mutlu' zaferi!
"Ölüm"ü temsil eden felçli hasta ise, onun kararını destekleyen avukat, yardımcı doktor, yargıç gibi ilk andan itibaren sempatik ve insancıl kişilikleri ile çıkıyorlar izleyicinin karşısına. İster istemez, ötanazi konusundaki iki ayrı tez kadar, karakterler de çarpışıyor. Ötanazi, karşıtının olumsuzlukları ile sorgulanıp, tıp biliminin "yaşatma hakkı" olmadığı tezi hakim oluveriyor. Ve elbette oyunun sonunda, izleyicinin alkışları arasında, kazanan "ölüm" oluyor.
Özellikle hastane odasında yapılan mahkeme sahnesi, bir çok ipucu veriyor, "ölüm" ve "yaşatma" kapışmasına dair. Ancak tartışılan "ölüm" ya da "yaşatma" hakkı değil. Boyundan aşağısı felç olduğu için ölümü isteyen ve kendini yaşıyor saymayan bir hastanın, "ruh sağlığı"nı tartışıyor, doktorlar, avukatlar ve yargıç.
Zeki diyalogları ile aklı başında olduğunu belli eden felçli hasta karşısında, "Hasta sağlıklı karar verebilecek durumda değil, bu yüzden yaşatmak benim hakkım" diyen doktoru, "Hipokrat'tan bugüne getirdiği kalıplaşmış" düşünceleri ile birlikte küçüldükçe küçülüyor. "Oturaklı" ve "tarafsız" kimliği ile tartımaya son noktayı koyan ise, "kalem kırma sevdalısı" olmadığını söyleyen yargıç oluyor. Hastanın ruhen sağlıklı olduğu ve isterse ölebileceği kararını vererek... Hastanın ölümünün koşullarını hazırlamak ve son anına kadar takip etmek de, "öldürme fikrini tıp bilimine ihanet sayan" doktora kalıyor.
Sahiden, karar kimin?
Uzun sözün kısası, zaman zaman duygusal sahnelerin, zaman zaman mizahi öğelerin yer aldığı oyun, kendini büyük bir dikkatle izletiyor ve konu ölüm de olsa, izleyici "keyifli tartışma"nın ortasında buluyor kendini. Sonuçta, ötenazinin biçimleri ve haklılığı üzerine uzun tartışmalardan sonra, iki tezin de yaşamda bir arada hayat bulduğunu düşünüyor insan. "Hasta haklı", "Doktor da haklı", "Ben olsam ne yapardım?", "Doktorun yerinde olsam ne yapardım?" düşünceleri arasında, bir arada sürüp giden bir karşıtlık kalıyor izleyiciye: Ölüm de yaşatmak kadar haktır, yaşatmanın ölmek kadar hak olduğu gibi...
Peki 'son ve doğru' karar kimin, sahiden?
www.evrensel.net