Ocak söndüren zihniyet

Ocak söndüren zihniyet

Askerdeki oğlu bağırsak kanseri olan fakat askeri yetkililer "Askerden kaçmak için yalan söylüyorsun" dediği için hastalığı geç teşhis edilen Muzaffer Yiğit'in diğer oğlunu da polis bir maç sonrası kasığından vurdu.

Ocak söndüren zihniyet
Rojda İldan
Askere giden oğlu bağırsak kanseri olan fakat askeri yetkililer "Yalan söylüyorsun, askerden kaçmak için yapıyorsun" dediği için hastalığı bir yıl geç teşhis edilen Muzaffer Yiğit'in diğer oğlunu da polis bir maç sonrası kasığından vurdu. Jandarma Genel Komutanlığı'na ve Şişli Cumhuriyet Başsavcılığı'na sorumluların yargılanması için dilekçeler veren Muzaffer Yiğit, yaşadıklarının, kendisine Türkiye'de insan hayatına önem verilmediğini kanıtladığını söylüyor.
Tamer Yiğit 15 yaşında. Uğur Erkey İlköğretim Okulu 8. sınıf öğrencisi. 12 Mart Pazar günü 3. ligden Ayazağa ve Beykoz takımlarının Ayazağa'da yaptığı maça izleyici olarak giden Yiğit, bu tarihten sonra kasığında bir kurşunla dolaşmak zorunda kaldı. Bunun nedeni ise Şişli Emniyet Müdürlüğü'nde çalışan bir başkomiserin maç sonrasında çıkan kavgayı yatıştırmak amacıyla silahını çekinmeden kullanmasıydı. Evinde ziyaret ettiğimiz Tamer, olayı şöyle anlattı: "İlk yarı bitmişti biz dışarı çıktık. Taraftarlar arasında tartışma çıktı. Taş atmaya başladılar. Ben taştan korunmaya çalışarak yürüyordum. Bir polis üç el havaya ateş açtı. Ben yavaş yavaş gidiyordum. Bana baktı. 'Benim bir suçum yok, bana bir şey yapma' dedim. Sonra döndü, bana bakarak ateş etti. Esmer, uzun boylu, bıyıklı, sivil giyimliydi. Ondan sonra yere düştüm, polis bana hâlâ tip tip bakıyordu. İki arkadaş geldi kolumdan tuttular, kaldırdılar. Araba bulamadık, sonra bir araba geldi, ona bindik. Hastaneye gittik."
Bir başkomiser tarafından
Polisin sıktığı kurşun Tamer'in kasığına isabet etti. Tamer'in söylediğine göre hedef gözetilerek atılan o kurşun 4 cm yukarı gitseydi böbreği alınacaktı, 4 cm sola gitseydi de erkekliğinden olacaktı. Hastanede kurşun çıkartılamadı, çünkü çıkartıldığında felç kalma tehlikesi var. Şu anda evinde dinlenen Tamer, 10 günde bir doktora gitmek zorunda. Çünkü hâlâ vücudunda olan kurşunun gezme tehlikesi var. Polisi görürse tanıyacağını söyleyen Tamer, olaylar sırasında kendisinin elinde sopa, taş vs. olmadığını söyleyerek, niçin kendisine kurşun sıkıldığını anlamadığını belirtiyor. Hastanede yatarken polislerin kendisini sorgulamaya geldiğini ve "Polis kimdi? Tanır mısın? Tipi nasıldı?" gibi sorular sorduklarını söyleyen Tamer, polisin tam kimliğini hâlâ bilmediklerini söylüyor. "Görsem polisi tanırım, ben tanımasam bile o kadar kişi vardı, mutlaka teşhis ederiz" diyen Tamer, polisin adının bir gazetede "Şişli Emniyet Müdürlüğü'nde görevli Başkomiser Şemistan" olarak geçtiğini belirtiyor. Tamer'in babası ise resmi bir yanıt alamadıklarını söylüyor. Karakola gitmiş, araştırmış, dilekçe vermiş, ama polisin kim olduğuna dair resmi bir yanıt alamamış. Murat'ın tedavi ve ilaç masraflarını karşılayan kaymakam ise polis konusunda kendisine hiçbir şey söylememiş. Vuran polis ise özür dilemeye bile gelmemiş.
Savcılık dilekçeyi beğenmemiş
Tamer olayı anlattıktan sonra konuşan babası Muzaffer Yiğit ise, "Buna kurşun atan polis başkomiser, sivil. Bu 15 yaşında bir çocuk. Ben o polisin yargılanmasından yanayım, isteğim bu. İşten atılmasından yanayım. Ona saldırmış olsa oğlum, nefsi müdafaa için vurdu derim. Ama saldırma filan yok. Çocuğun üzerinde hiçbir delici, kesici alet yok. En yakınındaki buymuş, çekmiş vurmuş" diyor. "Polis güvenilir olsa oğluma kurşun sıkmazdı bir kere" diyerek artık polislere güvenmediğini söyleyen Yiğit, bu yüzden Şişli Cumhuriyet Savcılığı'na gidip dilekçe verdiğini belirterek, "Savcı da ben yokken aramış evi. Demiş ki 'O nasıl ifade vermiş öyle saçma sapan.' Ben dilekçede her şeyi olduğu gibi anlatmıştım. Bir yanlış yapmışsak çağırır mahkemeye düzelttirir. Ben şimdi üniversite mezunu profesör değilim ki... Ben dört sene okula gitmişim. Tahsilim zayıf, okuma yazmam zayıf, kültürüm zayıf ne yapayım ki!" diyor.
'Yalan söylüyorsun!'
Murat Yiğit, 21 yaşında. Tamer'in ağabeyi, Muzaffer Yiğit'in büyük oğlu. Bağırsak kanseri. Murat, şu anda Haydarpaşa GATA Hastanesi'nde yatıyor. Murat'ın hasta olduğuna inanılmadığı için Murat hastaneye bir yıl gecikmeli olarak yatmış. Mart 1999'da askerliğine başlayan Murat, ilk olarak Manisa Kırkağaç Acemi Birliği'ne gitmiş. Ağrıları burada başlayan Murat Yiğit, burada kimseye ağrılarından söz edememiş, çünkü ilgilenen yokmuş. Dağıtımdan sonra ailesinin yanına izne gelen Murat, burada ailesine ağrılarından söz etmiş ve "Ben askere gidiyorum, burada on günde bir şey yapamayız, zaten sivil hastaneye de gidemem" demiş. Askerliğine Siirt Şirvan Jandarma Kara Komutanlığı'nda devam eden Murat, ağrılarından Hüseyin Tosun isimli uzman çavuşa söz etmiş. Çavuşun dedikleri ise Murat için şaşırtıcı olmuş. Tosun, Murat'a askeden yırtmak için böyle bir şey yaptığını söyleyerek, kendisine inanmadığını, her vatan evladı gibi onun da görevini tamamlaması gerektiğini söylemiş. Aradan üç ay geçmiş. Bu arada Murat, vatan görevine devam etmiş. Bir gün fenalaşınca kendisini Siirt'e, sonra da Diyarbakır GATA'ya yollamışlar. Buradaki doktorun söyledikleri de Murat için şaşırtıcı olmuş. Doktor terhisine daha çok olduğunu, bu yüzden de terhise üç ay kala gelmesini, o zaman kendisini ameliyat edip terhis edeceğini söylemiş ve Murat'ı gerisin geri birliğine yollamış.
Ölecek hale getirdiler...
Murat iyice kötüleşmiş, yürüyecek hali kalmamış. Aynı suçlamalar Murat'a tekrar yönelmiş. "Sen yalan söylüyorsun. Eğer bir şeyin olsaydı doktor seni göndermezdi. Utan mıyor musun?" Murat dağlara gitmiş. Zorla, sürüne sürüne, küfür yiye yiye görevini yapmaya devam etmiş. Aradan tekrar geçen 3 ayda 14 kilo vermiş, karnı iyice şişmiş, babasının deyimiyle patlayacak gibi olmuş. Son iki ayda makatı kapanmış, bağırsakları işlemez olmuş, tuvaletini yapamıyormuş. Tuvaletinden kan gelmeye başlayıp bacakları, kolları çıta gibi olunca, Muzaffer Yiğit'in deyimiyle de tam öleceği sırada, tekrar Diyarbakır GATA'ya yollamışlar Murat'ı. Burada doktorlar üç ay önce terhisine çok olduğu gerekçesiyle koymadıkları teşhisi koymuşlar. Bağırsak kanseri. Teşhis konulduktan sonra baba Muzaffer Yiğit acilen Diyarbakır'a çağrılmış.
Doktor, Muzaffer Yiğit'e oğlunun kanser olduğunu, bu hastalığın yaklaşık 7-8 ay önce başladığını söylemiş. Muzaffer Yiğit doktorun söyledikleri üzerine kızmış, "O zaman komutanım, bu burada kanser olmuş, bu kadar zaman niye müdahale etmediniz, bir şey yapmadınız. Tam öleceği sırada mı müdahale ediyorsunuz? Daha önce müdahale etseydiniz, bu insanın hayatı bu kadar tehlikede olmayacaktı" diyerek tepki göstermiş. Doktor, kendisine haklı olduğunu söyleyerek "İstersen birliğine dava açabilirsin" demiş.
Murat, Diyarbakır GATA'da 13-14 gün yatmış. Daha sonra doktor, Muzaffer Yiğit'e "Bunu çürük çıkarayım, al götür" demiş. Muzaffer Yiğit bunu kabul etmemiş ve "Üç ay önce de buraya geldi, o zaman da siz bütün tahlillerini yaptınız. Neden daha önce teşhis etmediniz. Geldiğinde sağlamdı, ben çocuğumun çürüğünü istemiyorum. Bunu şimdi ben özel yerlerde nasıl tedavi ettiririm" demiş. Doktor da bunun üzerine Murat'a iki ay hava değişimi vermiş.
İnsan hayatını hiçe sayıyorlar
Altı aylık bir oğlu olan Murat, şimdi Haydarpaşa GATA'da yatıyor. Tuvaletini torbalara yapıyor. Baba Muzaffer Yiğit, doktorların kendilerine Murat'ın yaşama şansının olduğunu söylediğini belirtiyor. Doktorların Murat'ın bünyesinin zayıf düştüğünü ve bu yüzden Murat'ın bağırsak nakli ameliyatını kaldıramayabileceğini söylediğini de açıklayan Muzaffer Yiğit, Murat'ın şimdi bünyesini güçlendirmeye çalıştığını ifade ediyor. Ankara'da Jandarma Genel Komutanlığı'na dilekçe yolladığını söyleyen Yiğit, "Ben üç aydır sadece bunlarla mücadele ediyorum işte. Daha birinci derdi halletmeden ikinci dert çıktı başımıza" diyor. Kendisi tesisatçı olan Yiğit, "Annesi 90 milyon emekli maaşı alıyor, ben tesisatçıyım, düzenli bir gelirim yok. Hastanede bakmıyorlar doğru düzgün. Torbaları patlıyor, torba bulamıyoruz, onlar günde iki tane veriyorlar, bize gerekiyor altı tane. Dört torba alıyoruz her gün, altı milyon tutuyor. Ben nereye kadar dayanırım. Bu paraları nereden bulacağım?" diyor.
İntiharı bile düşündüm
Zaman zaman evdeki yedi nüfusu bırakıp kaçmayı, intihar etmeyi düşündüğünü de söyleyen Yiğit, oğlunu ve torununu askere göndermeyeceğini ifade ediyor. "Olayı yabancı basına kadar duyurmaya çalışıyorum ki, bu bizim devletimizin, orudumuzun yüz karalığı her yere duyurulsun. Bu kadar ki taştım, doldum" diyen Muzaffer Yiğit, başına gelenlerin, ülkemizde insana verilen değeri gösterdiğini söylüyor ve ekliyor: "Ateş düştüğü yeri yakar, bize düştü, acı çekiyoruz. Bundan sonra artık nasıl askere çocuk göndereyim? Sokaktaki uyuz köpeğe sahip çıkıyoruz, ama insan hayatını hiçe sayıyoruz."
www.evrensel.net