Onlar bayramlarını bekliyor

Onlar bayramlarını bekliyor

İstanbul İkitelli'deki Ayazma Mahallesi, zorunlu göç sonucu OHAL bölgesinden gelenlerin oturduğu bir semt. Kurban bayramında da elektriksiz, susuz, tek gözlü gecekondularındalar.

Onlar bayramlarını bekliyor
Rojda İldan
Evleri gözleri önünde yakıldı, çocukları hastalandı, kendileri sakat kaldı, bebekleri açlıktan öldü. Onlar, "zorunlu bir yöne doğru, zorunlu bir göçe" zorlandılar. Birileri onları köyünden göç ettirdi; dillerini, memleketlerini unutturmak istedi. Onlar şimdi elektriğin, suyun, yolun olmadığı İstanbul'un Ayazma'sında, eşin dostun yardımıyla yaptıkları gecekondularında yaşıyorlar. Yoksulluk, sefalet dokunmuyor onlara. Bayramları pek mutlu geçmeyen ailelerin tek istedikleri, insan oldukları unutularak kovuldukları köylerine hep beraber, barışla birlikte geri dönmek.
Koruculuğu kabul etmediği için evi yakıldı
Bayramın ilk sabahını İstanbul'un İkitelli'ye bağlı olan ve genelde Kürt illerinden göç etmek zorunda bırakılan Kürtlerin oturduğu Ayazma Mahallesi'nde geçiriyoruz. Göç-Der'in bayram ziyaretinde bulunmak amacıyla dolaştığı evlerden birinde rastladığımız Kemal Güven, 1994'te İstanbul'a Muş'un Malazgirt ilçesine bağlı Nurettin köyünden göç ettirilmiş. Türkçeyi pek iyi konuşamadığı için kendilerini ziyarete gelen Göç-Der yöneticileri aracılığıyla anlaştığımız Güven, köyünden göç ettirilişini anlatıyor. "İlk önce eve geldiler. 'Siz korucu olacaksınız' dediler kabul etmedim. Bir iki söyledikten sonra askerler eve geldiler. Evin etrafını bir dolu asker çevirmişti. Bir o kadarı da evin içinde vardı. Beni dövdüler. Bir odada 600 teneke buğday vardı. Arayacağız deyip hepsini bana yan odaya taşıttırdılar. Kalbim çarptı. Durdum, dişlerimi kırdılar" diyor. Bir kere de kendisini on gün gözaltında tuttuklarını belirten Güven, burada da belinin sakatlandığını ve yine arka dişlerinin hepsinin kırıldığını söylüyor. Güven, köyün zenginlerinden olduğunu ve yanında 10 yıl çobanlık yapan birinin daha sonra korucubaşı yapıldığını belirterek, 'Koynumuzda yılan beslemişiz, bizi batırdı' diyor. Son gün geldiklerinde de kendisine 'Ya korucu ol ya da terk et' dediklerini belirten Güven, bunu kabul etmeyip Malazgirt'e indiğini belirterek, "Daha sonra bir köylümüz geldi. 'Kemal Abi hiç gitme, çocukları, evleri yakıyorlar' dedi. Ben gittim ki bir şey kalmamış" diyor.
Çocuğu açlıktan öldü
400 hanelik olan ama şimdi sadece korucu ve ailelerinden oluşan 40 hanenin kaldığı köylerinden hiç bir eşyalarını alamadan gelmiş Güven. Köyünde 4000 dönümlük arazisi, üç bakkal dükkânı ve üç evi olan Güven, İstanbul'a gelirken sadece bakkal malzemeleri içinde kaçırdıkları 10 misafir döşeğini getirebilmiş. Oradaki malların hepsine şimdi korucuların konduğunu söyleyen Güven'in yakasını zorluklar İstanbul'a geldiğinde de bırakmamış. Beli sakatlanan Güven, geldiğinde sekiz ay eşin dostun yardımıyla tedavi görmüş. İki çocuğunun köyde karşılaştıkları zorbalıklar nedeniyle sinirsel hastalıklara yakalandıklarını söyleyen Güven, birinin tedavi olduğunu, birininse hâlâ sinir hastası olduğunu belirtiyor ve kendisine en çok dokunanın 14 aylık bebeğinin açlıktan ölmesi olduğunu söylüyor. Doktorlar bebeğin ölüm nedenini beslenme yetersizliği olarak göstermişler. Korucuların alnına iki kez kalaşnikofu dayadığı Güven, "Bebeğim öyleydi ki gören kimse insan diyemiyordu" diyor. Güven'in oğlu da kardeşinin açlıktan öldüğünü ve kendisinin hasta olduğunu doğrulayarak "Geldiklerinde ben evdeydim. Bizi sürüklediler. Babamı gözlerimizin önünde dövdüler" diyor.
Şimdi inşaatçılık yaparak 7 nüfusu geçindirmeye çalışan Güven, istediklerini şu sözlerle anlatıyor: "Tüm İstanbul benim olsa, memleketimde bir tuvaletim olsa yine de orası daha güzeldir. Çünkü ben orayı isteyerek bırakmadım. Beni insan yerine koymadılar. Zorla itelediler, getirdiler."
'Birlikte olursak gideriz'
"Biz gençken çalışmaya gelirken annem bize 'O gâvur memleketine gitmeyin' derdi. Ben çocukluktan beri çalışmışım. Kazanmışım, çocuklarım rahat etsin diye. Sonra gelmişler bana zulüm yapmışlar, almışlar her şeyimi. 50 yaşıma gelmişim. Bu saatten sonra ne yapabilirim ki? Çocuğun açlıktan ölse, ikisi deli olsa, sen sakat kalsan İstanbul senin ne işine yarar?" diyen Güven, köyüne, atalarının mezarlarının olduğu yere geri dönmek istiyor. Ama köyüne hep beraber bütün mağdurlarla dönmek istiyor. Bunun kolay olmadığını belirten Güven, bunun için el ele, hep beraber olmak gerektiğini; barışın, OHAL'siz, korucusuz memleketin, birliktelikle gelebileceğini bildiklerini de söylüyor.
Sekiz kişi 110 milyonla geçiniyor
Ayazma Mahallesi'nde ikinci görüşmemizi yaptığımız ve evinde ziyaret ettiğimiz Nebahat Laçin, sekiz çocuk annesi. Sekiz çocuktan birisi kayıp, beş yıldır kocası yok. Bayramın ilk sabahında ziyaret ettiğimiz Laçin, Elazığlı. Bir göç mağduru. Bir evde sekiz kişi kalıyorlar. Ev bir oda bir göz gecekondu. Ayazma Mahallesi'ne ilk gittiğimizde gördüğümüz mahallede dolaşarak şeker toplayan kız çocuklarının Laçin'in çocukları olduğunu, Laçin'in evine gittiğimizde anladık. Laçin'in evine içinde akan lağım suyu olan bir derenin üzerine tenekeden yapılmış olan temsili köprüden geçerek giriyoruz. Ayazma'da her evin önünde olduğu gibi Laçin'in evinin önünde de bir sürü bidon var. Çünkü mahallede su yok. Var olan iki çeşmeden sular evlere taşınıyor. Laçin sekiz kişi ayda 110 milyon lira ile geçindiklerini söylüyor. Çalışanlar 3. sınıftayken okuldan almak zorunda kaldığı 12 ve 16 yaşındaki iki kızı. Oğlu iki aydır iş arıyor, ama bulamıyor. Eskiden onlara bakan, evin geçimini sağlayan büyük oğlu Nizamettin ise 1.5 yıldır 'kayıp'. Nebahat Laçin, kızlarının az önce başka evlerden topladıkları şekerleri kapıdaki çocuklara verdikten sonra, oğlunun kayıp hikâyesini anlatmaya başlıyor.
'Ölmüş diyemiyorum'
Laçin'in oğlu Nizamettin Beykoz'da oturdukları sırada askere çağrılmış. Nizamettin, annesine "Anne ben gitsem sizin haliniz ne olur" diyerek gitmek istemediğini belirtmiş. Ondan sonra bir iki kere gözaltına alınmış. En sonunda askerliğe gitmek için gün almış. Nebahat Laçin, "Askere gitmesine dört beş gün kalmıştı. Gece çalışıyordu, mesaiye kalıyordu. Geldi, evde uyudu. Bir laz oğlan vardı. Geldi 'Abla Nizamettin'i çağır bir iki söz söyleyeceğim' dedi. Ben uyuyor dedim. Sonra geldi kendisi çağırdı. Aldı götürdü. Sonra polis geldi. Bir şeyler sordu. 'Oğlun trafik kazası geçirmiş, babası ya da amcası gelsin' dedi. Ben de 'Babası yoktur, ben geleceğim' dedim. Kabul etmedi. Sonra amcası gitti. Ben de gittim, oraya gittiğimizde de elbiselerini, kıyafetlerini verdiler, 'Denizde yüzerken boğulmuş' dediler. Cenazesini vermediler" diyerek olayın şüpheli olduğunu söylüyor. Çünkü ifadeler kurşun kalemle yazılmış, sonra üstünden tükenmezle geçmişler. "Oğlum yüzerken boğulduysa neden o çocuk gelmedi bize söylemedi. Neden önce trafik kazası dediler" diyerek haklı bir şüpheyi içinde taşıyan Laçin, neden böyle bir şüpheye kapıldığına ilişkin sorularımızı ise "Belki babasından dolayıdır" diyerek yanıtlıyor. Kocası onun deyimiyle dağda. Laçin, kaynının kendisini korkuttuğu için olayın peşinden gitmediğini de söyleyerek, "Kaynım geldi, kızlarını da alır götürürler dedi. Şimdiki aklım o zaman olsaydı hiç bırakır mıydım peşini" diyor. Laçin buradaki komşularının yoksulluğu, şimdi oturdukları mahallenin sefaletini unutturduklarını da belirterek ona hatırlattığımız oğlunu anlatıyor: "Bir senedir gözüm merdivende. Bir gün gelir diye bekliyorum. Yolda giderken hep duraklara otobüslerin içine bakıyorum. Ölmüş diyemiyorum." Nebahat Laçin köyünde çok çektiği için burada kalmak istediğini, ama barış olursa, zulmeden olmazsa köyüne mutlaka dönmek istediğini söylüyor.
www.evrensel.net