İşçi ve emekçiler ülkenin kaderine

İşçi ve emekçiler ülkenin kaderine

   el koymalıdır

İşçi ve emekçiler ülkenin kaderine
   el koymalıdır
EMEP 2. Genel Kongre Çalışma Raporu'nda işçi sınıfı ve emekçilerin ülkenin kaderine el koymasıyla Türkiye'nin kaostan kurtulabileceği vurgulandı. Türkiye'nin son 10 yıldır; bir yanda düzen partileri ile geniş emekçi sınıflar arasındaki bağların çözüldüğü, öte yandan da; emekçi sınıfların politikadan dışlandığı, politikanın rafine burjuva bir tabakanın işi haline getirilmeye çalışıldığı bir süreç yaşadığı kaydedilen raporda, "Bu süreç, bir yandan burjuva düzen partilerinin halkın gözünden düşürülmesi yöntemlerinin devreye sokulduğu, öte yandan da; bu partilerin sağcı, solcu, milliyetçi, demokrat, muhafazakâr, liberal gibi kendilerini tanımlayan kavramlardan vazgeçerek; büyük sermayenin ve emperyalizmin Ortadoğu'daki çıkarlarını kendilerine esas alan bir program etrafında aralarında uzlaştıkları ve 'aynılaştıkları' bir süreç olarak da işliyor. Bu süreçte, gidişata aykırı davranan, sorun çıkaran düzen partileri ise; dışlanarak, parya muamelesine tabi tutuluyor; sisteme, konulan kurallara harfiyen uymaları, uyum sağlamaları için yeniden yeniden burunları sürtülüyor.
Bu sürecin belirleyici güçleri olarak; Genelkurmay, MGK, Cumhurbaşkanlığı, YÖK, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, Anayasa Mahkemesi, Danıştay gibi devletin temel kurumları, büyük patronlar ve onların çeşitli örgütleri, siyasi partiler içindeki sermayenin rafine temsilcileri (devlet adamı, politikacılar), medya ve bürokrasinin en tepelerine yerleştirilmiş ideolog ve propagandacı kastı yer almaktadır" denildi.
Bugüne kadar, her başı sıkıştığında, sisteminde revizyon ihtiyacı duyduğunda askerleri göreve çağıran Türkiye'nin egemen sınıfları ve uluslararası sermayenin; bunu bugün doğrudan yapamamanın sancısını da çektiği kaydedilen raporda, "yeniden yapılanma" sancılarının emperyalist Yeni Dünya Düzeni'nin patronu ABD ve diğer patronlarının Türkiye'ye biçtiği rolle yakından ilgili olduğu belirtildi.
AB aday üyeliği ve antiemperyalist mücadele
"1950'li yılların sonunda başlayan Türkiye'nin AB'ye girmesi serüveni de Türkiye'nin kuzeybatı sınır komşularından başlayıp Çin Seddi'ne kadar olan bölgede emperyalizmin çıkarlarıyla bağlantılı olarak yürümektedir... Türkiye-ABD ilişkileri de; belki açıkça söylenmeyen ama AB'de rahatsızlık yaratan diğer bir unsurdur. ABD ile bu kadar yakın bir Türkiye'nin hizaya getirilmeden AB'ye alınmasını, bir 'Truva Atı'nı kendi elleriyle 'içeri almak' olarak değerlendirmektedirler. Bu yüzden de Türkiye'nin AB'ye girişi Yunanistan, Kıbrıs, Macaristan ya da Polonya kadar kolay ve problemsiz bir konu değildir. Ama Türkiye, dışarıda bırakılmayacak kadar da 'önemli' bir ülkedir. Çünkü AB'nin, emperyalistlerin, sadece 65 milyonluk bir pazar olarak değil, Ortadoğu'da, Kafkaslar'da, Balkanlar'da, Orta Asya'da da Türkiye'ye ihtiyacı var ve Türkiye dışında başka bir ülke AB'nin bu ihtiyacını karşılayamaz" ifadelerine yer verilen raporda, Türkiye egemen sınıflarının bir an önce AB'ye girerek içinde bulundukları açmazlardan bu vesileyle kurtulmayı umut ettiği ifade edildi.
İşçi sınıfı ve emekçilerin, Türkiye'nin AB'ye girmesine karşı çıkmasının, yurtseverliklerinin olduğu kadar, emperyalizme karşı olmalarının da gereği olduğu vurgulanan raporda, "Geçmişte emperyalizme karşı çıkan, bugün bile Amerika denilince, 'tabii emperyalist' diyen aydın ve demokrat çevreler ile kimi 'dayanışmacı' ve 'sosyalist' partiler, AB'yi bir 'demokrat ülkeler topluluğu', eski emperyalist ama bugün 'uygarlık ve demokrasi taşıyıcısı ülkeler birliği' ya da bugün 'demokratik normların belirleyicisi bir odak' olarak görüyor. Bu gerçek karşısında partimiz, AB'nin açık emperyalist karakterine, Türkiye'nin AB'ye girmesine açıkça karşı çıkmayı, AB'ye girişle Türkiye'nin Kürtlerinin ve emekçilerinin, işçi sınıfının bir şey kazanmak yerine uluslararası sermayenin daha çok yağma ve sömürüsüne açılacağı gerçeğine dikkat çekti" denildi.
Üçlü kıskaç
Egemen sınıfların toplumsal sisteminin çeteleşme, Kürt sorunu ve şeriat sorunu kıskacında olduğu vurgulanan EMEP 2. Genel Kongre Çalışma Raporu'nda, "Geçen üç yıl içinde; şeriata karşı mücadelenin gerçekte asıl şeriatçı güçler ve onların dış bağlantıları ve içerdeki kollayıcıları olan düzen partilerine ciddi bir biçimde dokunmadığı göz önüne alındığında; gerçekte şeriata karşı mücadelenin askerin gündelik politikaya müdahalesinin, darbe yapmadan, ama darbe yapmış kadar etkin bir politik pozisyona geçmenin vesilesi olarak değerlendirildiğini söyleyebiliriz" denildi.
Kürt sorununun çözümü
"Abdullah Öcalan'ın yakalanmasıyla; Kürt sorununun Türkiye bölümü, bir dönemini kapattı" denilen raporda Kürt sorununun, ekonomik, sosyal, siyasal boyutları bulunduğu ve devletin 1992'den itibaren "bölücülük" dediği bu sorunu özel savaş yöntemleri, Susurluk çetelerinin aktifleşip faaliyete geçmesi, Hizbullah'ın devletin hizmetine alınarak OHAL Bölgesi'nde cinayetlere, adam kaçırmalara başlanması ile çözmeye çalıştığı belirtildi.
Sorunun tortuları temizlendiğinde hem Türkiye Cumhuriyeti'nin hem de PKK'nin 'Kürt sorununu çözme' tarzının aslında bir çözümsüzlük olarak görüldüğü belirtilen raporda; "Öcalan'ın yakalanması sonrasında, nispeten 'silahların da susmasıyla' emekçiler arasındaki dayanışma için koşullar daha da uygun hale gelmiştir. Nitekim bu yılın başında Diyarbakır'daki işçi sendikalarının şubeleri; 'Kürt sorununun çözümü' için, Türk kökenli emekçilere ve emek örgütlerine seslendiler" denilerek, işçi sınıfının Kürt sorununu da çözmek için başlıca dayanak ve örgütlü güç olarak yerini alacağını, bugünden görmek gerekir denilerek şöyle devam edildi: "Böylece sorunun çözümü açısından; temel dayanak olarak saptadığımız; Türk ve Kürt kökenli işçilerin, emekçilerin birliği, özgürce birleşme isteğinin gelişmesi için de bölgedeki sınıfsal yapının değişmesi olumlu bir etken olacaktır."
İşçi hareketinin sorunları
EMEP 2. Genel Kongresi Çalışma Raporu'nda, işçi hareketinin beli başlı sorunları şöyle sıralandı.
"- Türkiye toplumunun sermaye ve hükümetleri karşısına zaman zaman da olsa dikilebilen en örgütlü ve en kitlesel gücü işçi sınıfıdır. İşçilerin ancak yüzde 8-9'u sendikalarda örgütlenmiş ve sendikalı işçiler de pek çok nedenle parçalanmış oldukları halde bu böyledir.
- Türkiye işçi sınıfı, son 10 yıl içinde bütün tarihinde görülenden çok daha kitlesel ve çok daha radikal ve siyaset yapmaya elverişli taleplerle harekete geçmiştir. Ama şu bir gerçek ki, bütün bu eylemlerde, 1989-1991 arasındaki eylemleri bir yana bırakılırsa, bir istikrar tutturulamamıştır. İstikrarsızlık, mücadeledeki süreksizlik sınıfın kitlesel olarak yeni unsurların öne çıkmasını engellemekte, ileri kesimlerinin kitlesinin genişlemesinin önünde set teşkil etmektedir.
- Bütün eylemler sürecinde sendikal bürokrasi, sonuna kadar, eylemleri önlemek, içlerini boşaltmak için uğraşmış; artık yapacak bir şey kalmayınca, "Ankara'ya" naralarıyla efelenip; Kızılay'da kalabalık bir mitingle her şeyi bitirip, işçiyi yatıştırmayı başarmıştır. Ama, bütün bu dönem boyunca, işçilerin sendikal bürokrasiyi pek rahat bıraktığı da söylenemez.
- İşçiler, kamu emekçileri, mühendis, doktor, gibi kent emekçilerinin başlıca örgütleri, kendilerine yönelik sermaye saldırısının tek merkezden olduğunu gördükleri için, geçtiğimiz yaz aylarında Emek Platformu'nu oluşturarak mücadeleye atıldılar. Bu sön derece önemli bir gelişmedir ve önümüzdeki süreçte Emek Platformu, vazgeçilmeyecek ve daha geri bir noktaya düşmemesi gereken bir "eşik"tir. Başlıca sanayi merkezlerinde, son aylarda Emek Platformu'nun oluşturulması için yapılan girişimler dikkate alındığında, Emek Platformu'nun iller düzeyinde örgütlenmesiyle, en azından geçtiğimiz yıl yaşanan "platformun" sadece merkezlerden ibaret bir üst kurul olması zaafı aşılacaktır."
www.evrensel.net