Diyarbakır'da bir 'Alman Köpeği'

Kırk kitabı bulunan Hasan Kıyafet, 18 Nisan seçimleri öncesinde EMEP'in düzenlediği 'OHAL gezisi' sırasında edindiği izlenimleri öyküleştirdi.

Diyarbakır'da bir 'Alman Köpeği'
Yücel Özdemir
Emeğin Partisi (EMEP)'nin 18 Nisan seçimleri çerçevesinde Diyarbakır'a giden ve edindiği izlenimlerden "Alman Köpeği"ni yazan Hasan Kıyafet'in bu öyküsü, Mezopotamya Kültür Merkezi (MKM) tarafından en iyi film öyküsü olarak seçildi. Öykünün serüveniyle ilgili olarak Hasan Kıyafet ile bir söyleşi gerçekleştirdik.
'Alman Köpeği' adlı öykünüz "Diyarbakır'a gitmek" adı ile MKM Film-Öykü Yarışması'nda birincilik ödülü aldı. Öykünün oluşumu konusunda bize biraz bilgi verebilir misiniz?
- EMEP'in 18 Nisan seçimleri için Diyarbakır'a yaptığı seçim gezisi sözünü ettiğiniz öykünün oluşmasına kaynaklık etti. Seçimler öncesinde EMEP, Türkiye Yazarlar Sendikası'na bir duyuru yapmıştı. Özetle, "Diyarbakır'a, OHAL bölgesine demokrasiyi test etmeye gidiyoruz. Dileyen arkadaşları aramızda görmek istiyoruz..." deniliyordu. Çağrıya uyup, benim için son derece yararlı sonuçlar vereceğini önceden kestiremediğim bu geziye katıldım. İyi ki katılmışım. Bildiğimi sandığım köyü epeyce unuttuğumu anladım. OHAL'in dinleyerek değil, yaşanarak anlaşılacağını gördüm.
Sevgili Metin Göktepe'nin annesi Fadime Ana ile yazdık sayılır bu öyküyü. Maden ve Ergani arasında Alman köpekli özel tim aramasına birlikte tanık olduk.
- Öykünün içeriği bu gezideki izlenimlerinizden mi oluşuyor?
Oldum olası, Anadolu'da yaygın bir şekilde anlatılan 'Avcı Kekliği' beni çok etkiler. Bu öyküde, köylünün birisi pazara inerek bir keklik almak istiyor. Bakmış ki, bir keklik diğer bütün kekliklerden daha pahalıya satılıyor. Bu kekliğin özelliğini sahibine sorduğunda ise sahibi, "Bu keklik diğerlerinden farklı. Öttüğünde bütün hemcinslerini etrafına topluyor, o zaman diğerleri rahat rahat vurursun" diyor. Adam o zaman alıyorum der ve kekliği büyük miktardaki bir parayla alır ve orada hemencik boynunu çekip koparır. Satıcı bu durum karşısında şaşırır ve sorar: "Yahu neden böyle yaptın?". Adam, "Hemcinslerini bir pınarın başına toplayıp bir zalim avcıya vurduran kekliği ben böyle yaparım" der. Bu öyküden yola çıkarak ben de bu öyküyü yazdım. Ben her canlının başının koparılmasına karşıyım, o ayrı. Fakat insan, insan soyuna işkence, kötülük yapmamalı. Bir insan soyuna, kendi sınıfına ihanet ediyorsa o insan çok kötü bir insandır. Onu lanetlemeli, topluma deşifre etmeli ki, bir daha insanlar acı çekmesin. Bu anlamda, Kürt olan korucular kendi halkına çok kötülük etti. Birtakım avcıların önüne düştüler ve kendi halkının boynunu vurdurdu, perişan ettiler.
EMEP'in düzenlediği gezi sırasında halktan dinlediğim pek çok olay oldu. Hepsi birbirinden canlıydı. Bunlardan birisi beni öykülendirdi. Öyküde, bir delikanlı gerillaya katılmış bir kadına âşık. Delikanlı çok bilinçli değil, kızı sevdiği için olaylara ilgi duyuyor. Bu arada dağdaki kız yaralı olarak ele geçirilmiş ve Diyarbakır Cezaevi'ne düşmüş, delikanlı da onu ziyaret etmek istiyormuş. Sanki yüreği, bir kuşun kafesine girmesi gibi, cezaevine girmek istiyor. Görmek için çok çırpınıyor. Fakat, insanların, özellikle de genç insanların potansiyel suçlu olarak görüldüğü Diyarbakır'a bir türlü sokulmuyor. Çeşitli yollar deniyor. Girmek istediği en son seferde ise özel timin Alman köpeği tarafından bulunuyor. Meşhur bir köpek olan bu Alman köpeği, birçok marifete sahip, biz bunları orda öğrendik. Asıl adı Frau Hund olan bu köpeğin ayrıca rütbesi de var. Bizim delikanlı Şehmuz, bu Alman köpeğinden kurtulmak için sonunda köpeğin biberden hiç hoşlanmadığını halktan öğreniyor. En son biber taşıyan bir arabanın bagajına rüşvet vererek saklanıyor, Diyarbakır'a girmeye çalışıyor. Hemen birinci aramada, Alman köpeği bizim Şehmuz'u biberlerin arasında buluyor. Delikanlı artık İngilizce, Fransızca ve Almanca anlayan köpeğe kendi dilinde yalvarmaya başlıyor. Bütün yalvarmalardan sonra, köpek bizim delikanlıyı görmemezlikten geliyor ve delikanlı böylece Diyarbakır'ın içine girmek için bu aramayı atlatıyor. Girişteki en son aramayı ise bu kez korucular yapıyor ve korucular delikanlıyı biber torbaları arasında buluyorlar. Bütün yalvarma ve yakarmaları koruculara kâr etmiyor ve delikanlıyı yakalıyorlar.
Bu öykünüzü yaşayarak, görerek yazdınız; diğerleri de öyle mi?
Genelde evet, yaşayarak yazmaya inanıyorum. Yoksa okuru aldatıyormuşum gibime geliyor. Dağ başında üşüdüğümdü yazmak ile kalorifer başında üşüdüğünü yazmak arasındaki farkı okur anlar.
Bu yarışmaya neden katıldınız?
Özel bir nedeni yok, ama MKM özelliği olan bir kültür kurumudur. Bir kültürün ayağındaki zincirlerin açılmasına öncülük eden bir kuruma kendi çapımda katkıda bulumak istedim.
Daha önceki öykülerinizden film yapılanlar oldu. Bu konuda diyecekleriniz var mı?
"Baraj" adlı öyküm "İş" adıyla filmleştirildi. DİSK'in önemli katkılarıyla yapılan bu film bence yeterince değerlendirilemedi. İkincisi ise "Yürüyüş" adlı öyküm "Ekmek" adıyla film yapıldı. Zonguldak maden işçilerinin Ankara yürüyüşünün filmidir bu. Asıl sözleşmemi 1974'te Yılmaz Güney ile yapmıştım. "Gominist İmam'ı ben oynayacağım" diyordu. Ne yazık ki ömrü yetmedi.
Kısaca edebiyatımızın bugünkü durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Edebiyat, belki de son yüzyılın en bunalımlı dönemini yaşıyor. Gerçekte öz ve biçim çelişkisi olarak öne çıkarılan kavga, çığırdan çıkan sosyaekonomik bunalımın edebiyata yansımasından başka bir şey değildir. "Yeni Dünya Düzeni' denen anlamsız ekonomik yapı, edebiyatı da kendisine benzetmiştir. Bir yandan çağdışı hurafelerle halkın beyni bulandırılırken, öte yandan okurları tarihin efsane delhizlerinde dolaştırma çabasıdır. Asıl görevi yaşamı güzelleştirmek olan edebiyat, bunu kiminle yapacak, doğrusu merak ediyorum. Sadece elit bir tabakayı hedefleyen biçimiyle onu kim anlayacaktır? Zaten özü bir yana koyarak, Lenin'in deyişiyle kendisini fitürist bir kör kılığına benzetmiştir.
Kuşkusuz, bu arada kimi özelleri, yolunu şaşırmamış sanatçıları kural dışı tutuyoruz.
Eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Emek ile sermaye arasında var olan kavgayı yok sayarak ya da görmeyerek yapılan her iş bana sahte geliyor. Edebiyat da bu genel kuralın dışında olamaz.
www.evrensel.net