İnsani değerlere Güle Güle!..

İnsani değerlere Güle Güle!..

Zeki Ökten'in 11 yıl aradan sonra çektiği ilk uzun metrajlı film olan "Güle Güle"yi, "ağlayan izleyici" görüntüleri ile tanıdık önce.

İnsani değerlere Güle Güle!..
Mustafa Kara
Zeki Ökten'in 11 yıl aradan sonra çektiği ilk uzun metrajlı film olan "Güle Güle"yi, "ağlayan izleyici" görüntüleri ile tanıdık önce. Yitip giden değerlerin ardından yakılan bir "ağıt" havasındaki "Güle Güle"; dostluk, arkadaşlık, aşk, karşılıksız çıkarsız fedakârlık ve daha birçok güzel değeri, ömürlerinin son demlerinde hayata sıkı sıkı bağlı yaşlı insanların diliyle anlatmaya çalışıyor.
Oyuncuların, eski kuşağın yetenekli ve sevilen oyuncuları arasından seçilmiş olması da tesadüf değil. Yıldız Kenter, Şükran Güngör, Eşref Kolçak, Zeki Alasya ve Metin Akpınar, ölümü çok yakınlarında hissetmelerine karşın, hayata bağlanmayı beceren 5 eski dost... Galip'in (Metin Akpınar), sadece bir kez gördüğü Kübalı Rosa'ya 35 yıl süren bir "mektup aşkı"; belki hiç aşık olmamış Şemsi'nin her gün mezarına gidip onunla konuşacak kadar annesine duyduğu sevgi ve çocuksu duygusallığı; karısı terk ettikten sonra hayata bağlanmayı antika arabasının tamirinde bulan İsmet (Şükran Güngör)... Emekli subay Celal (Eşref Kolçak) ve Zarife (Yıldız Kenter) ise uzun süren, sürdükçe de durağanlaşan evlilikleriyle beşliyi tamamlıyorlar.
'Ada'da yaşamak
Büyükşehrin tüm kirlenmişliğinden, yozlaşmışlığından deniz sayesinde sıyrılmalarını sağlayan bir adada, Bozcaada'da yaşıyorlar. Film boyunca, daha doğrusu, uzun hayatları boyunca onları acılara sevk eden "insan olmanın erdemlerini yitirmiş insanlar" ile aralarına kalın bir duvar çekip, 5 kişilik dünyalarında "gerçek dostluğu", "arkadaşlığı" ve "aşkı" yaşıyorlar. Ağlıyorlar, gülüyorlar, içiyorlar, koşuyorlar, belki geçmişlerinin duygularında yarattığı tahribatı birbiriyle onarmaya, belki "yeryüzünden silinen değerlerin son temsilcileri" olarak birbirlerinden aldıkları güçle ayakta durmaya, hayatta kalmaya çalışıyorlar. Belki de ikisi birden...
Filmin bu beş kişilik dünyaya dizdiği övgüler kadar, bu dünyanın dışında kalan her şeyi, herkesi kötülemesi, "iyi" kavramını iyiden iyiye "masalsı bir özlem" haline getirirken, "kötü"nün hayatın her yanında hakim olduğu gerçeğini de hatırlatıveriyor. İzleyici, "Kaf Dağı" kadar uzak iyiliğe alkış tutarken, bu net çizgilerle ayrılmış "iyi ve kötü" arasında bocalamaya başlıyor. Belki de, bu netlikte bir ayrışmada kendini bir yere koyması isteniyor, izleyiciden...
Uzun yıllar uzak durdukları dışlarındaki dünya ile onları yeniden buluşturan ise, Galip'in hastalığı oluyor. Kanser olan Galip'i, 35 yıllık "mektup aşkı"nı son bir kez görmesi için Küba'ya göndermek isteyen arkadaşları, gerekli parayı bulabilmek için her kapıyı çalıyorlar. Nedense çocukları parayı repoya yatırmış oluyor, komşuları satmak istedikleri evlerini bedavaya getirmeye çalışıyor, ellerinde büyüyen banka müdürleri "yaşlı" oldukları için kredi vermiyor vs.. vs.. Kaçtıkları kirlenmişliğin ortasında buluyorlar kendilerini yeniden. Galip için banka soygunu yapma fikri de, böyle bir atmosferde doğuyor.
'Galip için yaparım'
İsmet, yıllar önce kendisini başka biri ile aldatırken yakaladığı ve bunun üzerine çocuğunu alıp kaçan karısı Mine ile bu olayın ardından ilk kez görüşüyor, "Galip için yaparım" diyerek. Zenginleşen, zenginleştikçe insanlıktan çıkan karısı Mine, niye para istediğini soruyor İsmet'e. "Kendim için değil, bir arkadaş..." deyince de, geçmişe gönderme yapan karısı, "Sen hiç kendin için bir şey istemedin ki!" yanıtını veriyor, para yerine... Yönetmen Zeki Ökten'in "Toplum, hızlı dönüşüm içinde, insan olmanın erdemlerini yutuyor ve yok ediyor. Bu yıkımı hatırlatmak için filmi çekmeye karar verdim" diye özetlediği temel tezi, bu diyalogda karşılığını buluyor.
"İnsan" unsurunu ön plana alıp, özellikle yakın plan çekimlerin yoğunluğu insan yüzü ile karşı karşıya bırakıyor izleyiciyi. Ağlarken de, gülerken de beyaz perdeyi kaplayan insan yüzleri ile "duygusal" bir atmosfer yaratılmaya çalışıyor, hatta sık sık ağlama sahnesi rahatlık dahi yaratıyor. Yönetmen Ökten, Galip'in büyük bir sevdayla bağlandığı "mektup aşkı"nın Küba'da olmasının da bilinçli bir tercih olduğunu söylüyor. Yeni Dünya Düzeni'nde, "sosyalizm" adına ayakta durmaya çalışan tek ülkenin yaşadıkları, bu beş yaşlı insanın ile özdeşleştiriliyor adeta.
Filmin sonunda yaşanan ölüm ve ölüme doğru yolan alan Galip, "kötülerin dünyasına" karşı "iyilerin yenilgisi"nin de de kabulü aslında. İyilik, ölüme yakın beş yaşlı insan ile simgelenince yenilgi kaçınılmaz oluyor çünkü.
"Güle Güle", bugünün dünyasında kapitalist sistemin yok ettiği insani değerlerin toplamına "güle güle" diyor, aslında, yenilgiyi kabul ederek. Ve bu duygusal masalın sonunda, son iyilerin de, "o güzel atlarına binip gittiği"ni gören izleyici, kötülüklerin ortasında daha bir yalnız hissediyor kendini.
"İyiliğin yenilgisi"nin ilanı da, kötülüğün Sakıp Sabancı'nın film afişlerini süsleyen sözünde buluyor kendini: "Bu kadar güzel bir aşk ve dostluk için bir değil, on banka soyardım."
www.evrensel.net