Bugünün Muğlalı'ları kim?

Ünlü 12 Eylül generallerinden Nevzat Bölügiray, Emin Çölaşan'a gönderdiği mektupta, Hizbullah türü örgütlerde...

Bugünün Muğlalı'ları kim?
HABER ANALİZ / Semih Hiçyılmaz
Hürriyet gazetesinin dünkü sayısında Emin Çölaşan köşesini bir konuk yazara terk etmiş ve onun gönderdiği mektubu yayınlamıştı. Bu konuk, 12 Eylül'ün ünlü generallerinden Adana Sıkıyönetim Komutanı emekli Korgeneral Nevzat Bölügiray idi. 12 Eylül sonrasında Genelkurmay Sıkıyönetim Koordinasyon Başkanı da olan Bölügiray, dönemine ilişkin bir dizi önemli bilgiye ve devletin birçok gizli sırlarına sahip bir isim.
Hizbullah tartışmaları vesilesiyle kaleme alınmış olan bu uzun mektup, birçok önemli noktanın altını da çizmekte. Devletin en üst kademelerinde önemli görevler yapmış bir generalin bu yazdıkları, aslında bir döneme ilişkin devletin yaptıklarının ve kimleri ne amaçla kullandığının da itirafı.
Hizbullah'ın adım adım bugünlere nasıl geldiğini şöyle özetlemekte Bölügiray: "..1980 başlarında örgütlenme aşamasında olan, başta Hizbullah olmak üzere İslamcı terör örgütlerinin örgütlenmeleri 1980 sonlarında hız kazanmış ve bu örgütler etkin bir konuma gelmişlerdir. Hizbullah'ın Doğu ve Güneydoğu'daki eylemleri de bu tarihten sonra ve tırmanarak sürmektedir. İslamcı terör örgütlerinin örgüt içi, örgütler arası ve PKK ile çatışmaları sonucu, günümüze kadar binlerce insan öldürülmüş ve hemen hepsi de faili meçhul olarak kalmıştır. Halen faili meçhul cinayet dosya sayısı 17 bin 500'dür. Bu süre içinde bu örgütlere etkin operasyonlar düzenlenmediği de gözlemlenmektedir. Münferit operasyonları ise kayda değer bulmuyorum. Bunlara karşı asıl etkin mücadele ancak 1997'de Refahyol sonrasında başlamıştır. Bu nedenle, bu örgütlerin gelişmesinden ve yaşanan olaylardan başta Özal olmak üzere, bu süre içinde görev almış tüm iktidarlar sorumludur denilebilir."
Devam ediyor Bölügiray: "Refahyol ve öncesindeki iktidarlar zamanında, Hizbullah'ın PKK'ya karşı kullanıldığı ve bir politika olarak "iti ite kırdırma taktiğinin" uygulandığı, bu nedenle bu örgüte göz yumulduğu, hatta örgütün korunduğu yönündeki iddialar da güç kazanmaktadır.
Durum böyle olunca, Hizbullah'ın da tıpkı ülkücü çeteler gibi zamanla denetimden çıkmış olabileceği, bu nedenle ikinci bir Susurluk olayının yaşanmış olunabileceği ve bu örgütün bir ölüm makinesi gibi çalışmaya başladığı anlaşılmaktadır. Bu taktiğin ancak 1997'de Refahyol sonrasında terk edildiği ve İslamcı terör örgütlerinin üzerine etkinlikle gidilmeye başladığı da anlaşılmaktadır."
İti ite kırdırmak
Bölügiray, tartışmaya yol açmayacak denli açık ve net konuşuyor. 1997'ye kadar ülkücülerin, Susurlukçu çetelerin, Hizbullah ve benzerlerinin bir amaç uğruna devlet tarafından korunup kollandığını ve kendilerinden devlet adına faydalanıldığını söylüyor. Çatlı gibi azılı katillerin devlet tarafından, devlet için düzenlenen 'bin operasyonda' kullanıldığını Susurluk tartışmaları sırasında yakından görmüştük. Şimdi aynı gerçekleri uzunca bir döneme önemli bir mevkiden tanıklık etmiş bir general de söylüyor. Üstelik bir ölüm makinesi olan Hizbullah'ı da ülkücü katiller ve Susurlukçu çetelerle aynı kategoriye sokarak. Devletin uzunca bir dönem 'amaca varmak için her yol mübah' diyerek en eli kanlı katillerle, terör örgütleriyle nasıl işbirliği yaptığını, onları koruyup kolladığını, 'diğer iti' kırdırmak için bir başka 'ite' nasıl yardım ve yataklık yaptığını anlatıyor emekli korgeneral.
Onun sürekli bir dönem, bir dönem deyip durarak 1997'yi milat ilan etmesinin altında yatan ise yaşanan olayların 28 Şubat süreciyle bağlantısını vurgulamaktır. Yeni dönemin davranışlarının yeni konseptle olan uyumunu anlatmaktadır Bölügiray. Üstelik "Hizbullah'ın da tıpkı ülkücü çeteler gibi zamanla denetimden çıkmış olabileceği, bu nedenle ikinci bir Susurluk olayının yaşanmış olunabileceği" diyerek de yaşanan revizyonun ana gerekçelerinden birinin altı çizilmektedir.
Susurluk zamanı da devlet için kurşun atanlarla kendi çıkarı için kurşun atanların harmanlandığı, işi devlet ciddiyeti içinde yapmayanların tımar edildiği bir dönemden geçmiştik. Üstelik bu gerçek Başbakanlık tarafından hazırlatılan Susurluk Raporu'na "Devlet elbette cinayet işler. Bu bütün dünyada böyledir, ama adam gibi işler, devlet ciddiyeti içerisinde işler" diye özetlenebilecek şekilde geçmişti.
Son kullanım tarihi doldu
Devlet çıkarıyla kişisel çıkarları birbirine karıştıranlara zaman zaman bazı hatırlatmaların yapılması gereklidir. Ayrıca da değişik dönemlerde devlet için kullanılan kişi ve örgütler son kullanma tarihi geldiğinde bir kenara terk edilir. Kimi zaman işi devlet ciddiyeti içerisinde yapanlara teşekkür edilerek kimi zaman da devlet çıkarıyla kişisel çıkarı karıştıranlara, çizmeyi aşanlara gerekli ders verilerek. İlginç şeyler söylemeye devam ediyor emekli Korgeneral Bölügiray:
"Çete ve mafyalar (Organize suçlar): Bazı sabıkalı ülkücülerin ASALA'ya karşı kullanılmak üzere 12 Eylül yönetimince organize edildiği bilinmektedir. 1983 sonrasında ise Özal'ın yurtdışında bazı mafya babaları ile görüştüğü de anımsanmaktadır. ASALA silindi. Ama zamanla bu gruplar, çete ve mafya gibi organize örgütler olarak devletin başına bela oldular. Hizbullah'ın yanı sıra bunların da PKK'ya karşı -ASALA örnek alınarak- kullanıldıkları ve binlerce faili meçhul cinayette payları olduğu olasılığı bulunmaktadır."
Bölügiray'ın satırlarını dikkatle okuyunca 17 bin 500 faili meçhul cinayetin kimler tarafından işlendiği de açıklık kazanmakta. Öldürülenlerin devlet muhalifi olmaları düşünülünce tetiği çekenin ötesinde çek emrinin nereden verildiği daha iyi anlaşılmakta. Bu gerçeği ve bu işlerin üzerine niçin daha fazla gidilemeyeceği ise Bölügiray'ın yazısının sonundaki şu çarpıcı satırlarda kendisini buluyor:
"28 Şubat kararlarının itici gücü ile Refahyol sonrasındaki iktidarlar döneminde siyasi iradenin belirmesi sonucu 1997'den sonra, çete ve mafya örgütleri peş peşe çıkarılmaya başlandı. Kuşkusuz, Susurluk olayı ortada dururken, bu mücadelenin yeterli olduğu söylenemez. Belki de, yeni bir 'Mustafa Muğlalı' yaratılmasından çekinilmektedir."
Susurluk'un hiçbir zaman çözülemeyeceğinin, Hizbullah'ın üzerine tüm bağlantılarıyla sonuna dek gidilemeyeceğinin itiraflarıdır söylenen.
Cumhuriyetin ilk dönemlerinde yaşanan Mustafa Muğlalı olayından gerekli dersin çıkarıldığı görülmektedir. Ahmed Arif'in "33 Kurşun" şiirine de konu olan olayda, General Muğlalı'nın emriyle 33 Kürt köylüsü hiçbir suçları yokken, sorgusuz sualsiz kuytu bir köşede kurşuna dizilmişlerdi. Sonrasında dallanıp budaklanan, tepkileri büyüyen bu olay sonucunda Muğlalı yargılanmış ve ömür boyu hapse mahkûm edilmişti. Bu ünlü generalin hapisten çıkarılması için formüller aranırken Muğlalı dört duvar arasında can vermişti.
Bugünün Muğlalı'ları kim?
Emekli Korgeneral Nevzat Bölügiray'ın "Çetelerin, mafyanın üzerine daha fazla gidilirse yeni bir Mustafa Muğlalı olayı çıkabileceğinden çekinilmektedir" demesinden kimi kastettiği açıklanmalıdır.
Çetelerin, katillerin izi takip edilirse bu iz sürme nerede sonuçlanacaktır? Kimdir yeni dönemin Mustafa Muğlalı'ları? Bu soruların yanıtları devlet tarafından araştırılacak mıdır?
Ama her satır başında 28 Şubat konseptine gönderme yapan Bölügiray da bilmektedir ki, 33 Kürt köylüsünün ölüm emrini verdiği için ceza alan ve hapiste ölen Mustafa Muğlalı'nın heykeli geçtiğimiz yıl Harp Akademisi'nin bahçesine dikilmiştir, generaller tarafından verilen bir emirle.
www.evrensel.net