Sistemin arkaik terminatörü

Bond, öteki insanlık özelliklerini de tümüyle terk etmemiş ajan casus tipinden, bu anlamda, steril oluşuyla ayrılır.

Sistemin arkaik terminatörü
0Bond, öteki insanlık özelliklerini de tümüyle terk etmemiş ajan casus tipinden, bu anlamda, steril oluşuyla ayrılır. Bond tereddüt tanımaz; misyonunu insani değerlerini ahlaki ve mantıki süzgecinden geçirmediği gibi; görevi ile görevin anlamı arasındaki boşlukta hiç bocalamaz. Oysa, gene sinemadan kimi örneklerini gördüğümüz ajan casus filmlerinde, söz konusu görevlilerin iç dünyalarındaki çatışmaları, görev alanı içine taşıdıklarını; korktuklarını, çekindiklerini, hatta öldürmekte terüddüt ettiklerini görürüz. Öteki deyişle: Casus oldukları kadar insandır da bu kimseler. Hiçbir görevin öldürme izni vermeyeceğini düşündüğünüz anda, zaten işiniz bitmiş demektir ajan olarak. Önce dünyayı iki ya da daha fazla kutuplu 'hasımlar' coğrafyasına bölmek; sonra bu coğrafyada haklılığının tartışılmayacağı bir yanı temsil etmek, Bond'u 'enstrümanlaştırdığı' kadar, klasik 'casus' tipinden de ayrı bir yere koyar kısacası.
(Mata Hari bile aşkına kurban gitmemiş miydi Garbo versiyonunda?)
Duygusal insani zaaflarından arınmış (ya da onları filme girdiği 1962 yılından ve öncesinde romanlardan beri hiç tanımamış) James Bond, sivil bir kontekste 'cinayet' diye tanımlanabilecek eylemlerini, 'iş' olarak tanımlama ve anlamlandırma 'lisansı' taşırken, bir kimlik yitimi bunalımıda tanımaz. Kararları, bütünün içinde kendine bırakılmış parçasal alanlarda geçerlidir. Büyük karar misyonunun başında onun dışındaki üstler ve yetkililerce alınmıştır. James Bond, sınır, kısıtlama sevmez, hatta biraz küçük burjuva anarşisti havasında olsa da; hiyerarşinin kendine ayırdığı basamağın ne altını düşünür ne de üstünü. Onlar, sınır çizici birer sabite olarak vardır. Onun yeri, basamağı bellidir.
Ne Ian Fleming'in metinlerinde ne de çoğu bu metinlere dayalı film uygulamalarında, umulmadık, beklenmedik olaylar, ani seyir değişiklikleri, sürpriz rakipler yoktur. Dönüşümler, makasa girmeler tanımaz Bond serüvenlerinin 'treni'. Sinemanın diliyle söyleyecek olursak, orada suspense yoktur. Hani şu Alfred Hitchook filmlerinden tanıdığımız silkeleyici, umulmadık kırılmalar (Yönetmenin sadece seyircisiyle değil nerede ise oyuncularıyla da oynadığı şaşırtma oyununun sonucu ya da düşümü.) Bond'un hasımları hemen hep en başta bellidirler. Pek pek, içine gizlendikleri mimari ve çevre merak çekicidir. Monte Carlo'da klasik bir Casino, Bahamalar'da muz ağaçları göbeğinde bir otel. Bond'un rakibi, onu adeta bekler. Bond yaklaştıkça hareket alanı daralan bir rakiptir o. Bond, onun hayat damarlarını tespit eder adım adım, ya da zaten tespit edilmiş damarların geçiş hatlarını. Rakip bir tür sivil ya da paramiliter sığınaktır hep (Casino, ada dibindeki denizaltı üssü.) Ve karşı taraf, büyük bir bütünü temsil etme yerine, kendi kararlarını kendisi alan bir minyatür devlet gibi modelleştirildiğinden çatışma devlet devlet çatışmasına değilde, devlet temsilcisi ajan ile, çığırından çıkmış, biraz bilimkurgunun çılgın alimlerini anımsatan anarşist hayalciler arasında sınırlı kalır. Bond öyküleri, şiddet, seks, tüketim nesneleri, teknoloji ve hatta ideoloji eşit ölçüde fetişleştirmişlerdir. Bond klasik örneklerinde Sovyet gizli servisi ile Smerş ile uğraşır gibi görünse de, tema, hiçbir zaman politik bir platforma kayıp kapitalizm komünizm gerginliğinden beslenmez. Bond evreninde, şovenizmden pek de arınmış olmayan bir antikomünizm kendini sık sık hissettirir, ama aslında politik yollamaları olmayan bu antikomünizm, kahramanın yaşama tarzına, üslubuna ait bir özellik gibi yansır seyirciye; ağzından tek bir antikomünist tespit çıkmaz onun doğrudan; sanki onun eylemlerini, yaşama tarzını meşrulaştırmaya yarayan bir antikomünizmdir bu. Gerçek gizli servis ajanı bürokratlardan çok, küçük burjuva bir anarşisti andıran Bond, propagandanın en alttan alta işleyen bir örneğini verir aslında. Ian Fleming'in Bond romanları, seks ve şiddet 'miktarları' yüzünden, popüler kültür eleştirisinde gençliğe zararlı kategoriye sokulmuştu altmışlı yılların içinde. Ve o yıllarda Bond, eğlence, kitle kültürü endüstrisinin en çok analiz edilen kahramanı olma ünvanını taşımıştır. Eleştiri, bu metinlerin 'ideolojik' içeriklerini didik didik etmiş, James Bond'lar, kapitalizmin ideolojisnin, daha doğrusu mitolojisinin ürünü sayılmakla kalmamış, aynı zamanda kapitalizmin çürümüş, hasarlı, yoz alanlarının da bir temsili olarak okunmuştur.
Bond, 'İtaatkâr' bir kul, üstünün otoritesini 'vicdanının' yerine geçirmiş bundan hiçbir insani rahatsızlık duymayan bir uygulayıcı; bir tür arkakik 'terminatördür'. İyice belirgin, tercih edilmiş bir ideolojiyi öne çıkarmaz; ortalama bir yurttaşın bilincine sahiptir; derme çatma fikirleri, genelin paylaştığı yargıları, argoya yakın nükteleri olan, felsefe sosuyla tatlandırılmış tespitler yapan biridir o. Ama, eylemi, düşünmenin yerine koymuş olması, onu da son tahlilde kapitalist sistemin kurbanı yapmaya yeter; sistemin şu ya da bu şekilde enstrümanı olmuş herkes gibi biridir o; ya da o herkesten biri.
SÜRECEK
www.evrensel.net