Seyircinin James Bond

Seyircinin James Bond'a bakışı

Bir iki hafta önce Evrensel Pazar'da popüler kültür-yüksek kültür tartışmalarını anımsatmak isteyen bir mini 'sinema dizisi' yazmış...

Seyircinin James Bond'a bakışı
Bir iki hafta önce Evrensel Pazar'da popüler kültür-yüksek kültür tartışmalarını anımsatmak isteyen bir mini 'sinema dizisi' yazmış, sinemanın söz konusu olduğu yerde 'popüler kültür', 'kitle kültürü ürünü' gibi kavramların büyük önem kazandığını, çünkü ('popüler kültür' tanımının) kapsamını fazla geniş tutmadan kullandığımızda, hayatımıza en çok sinemanın, bir popüler kültür ürünleri bütünü olarak girdiğini ima etmiştim. Örneğin bizde son 'Bond' filmiyle ilintili yazılar bile, tezimi bol bol destekleyici malzeme sunuyor: Popülerin, konjonktüre bağlı olma özelliği (ve zorunluluğu) tezime. Sosya-kültürel, kitlesel psikoloji alanında hatta ekonomi-siyaset alanlarında ortaya çıkan dönüşümler, sinemanın ürünlerine neredeyse doğrudan yansıyorsa, bu yansımaların 'filmlerde ortaya çıkış'larını; mevcut dönüşümleri (hatta potansiyel gelişmeleri) içinde yer almak zorunda oldukları sermaye sisteminin ve genel hakim taleplerin doğrultusunda nasıl kullanıp yorumladıkları, hep tek tek, somut durumlarda incelenebilecek olgulardır.
Bu tür incelemeler; popüler sinemanın türleri içinde bile birçok kategori kurmamız gerektiğini gösterecektir.
James Bond dizileri, yaklaşık 20'lik bir paket oluşturmaya doğru yol alıyor. (18 galiba). Günümüz 'action' sinemasının Cameron, Donner gibi ustalarının kotardığı ürünler ile karşılaştırıldığında ('terminatörleri düşünün) teknolojik yenilikleri ve 'buluşları' sayesinde önemli bir ilgi hak etmiş olan James Bond'un, bu kıyaslamada artık çok geri düştüğü tespiti yapılıyor. Ama asıl, dünyanın kalın çizgilerle iki bloka bölünmüş olduğu dönemden kalma casusluk becerilerinin son birkaç on yılda pek muhatabı kalmadığı düşünülecek olursa, kahramanın 'dünyayı', 'insanlığı' kurtarma misyonunun kendine yeni görev alanları bulma zorunluluğunun doğduğu söyleniyor. Bir başka dönüşüm ya da dönüşüme ayak uydurma çabası, maço kahramanın biraz daha feminist çağrılara kulak vermiş olma zorunluluğunda ortaya çıkıyor. (Ya da 1989 tarihli "Öldürme İzni" filminin döneminde, aileden olmayan kadın tanımı, AIDS tehlikesiyle birlikte, öteki kadınları geleneksel vamp imajının bir tür versiyonu haline getirdiğinde, Bond da, ilgilendiği kadın sayısını asgariye çekiyor.) 'Eleştiri'nin, tanıtımın yeni film ile ilgili tespitleri bunlar.
Ama Bond'u, öne çıkaran ya da tutmasını sağlayan etmenler, ne onun teknolojiyle kurduğu ilişkiler ne de vurdu-kırdı sahnelerindeki becerileri. Ne o klişe antikomünizm ne de kadınları araçlaştırma ustalığı. Hemen bütün "action" film kahramanları, tek tek ya da bir bütün olarak bu 'görevleri' yerine getiriyor.
Casus-ajan filmleri ve 'James Bond'
Casus-ajan filmlerinin popüler sinema içinde önemli ve ağırlıklı bir yeri var. 'J. B.' filmleri, bir 'action' sinemanın öğelerini kullanıyor gibi görünseler de, içine dahil edilmeleri gereken küme, bu 'casus-ajan' filmleri, kümesi. "J. B.' filmleri, hem ortak özellikler taşıyorlar bu türle hem de kimi yönlerden bu öbeğin biraz periferisinde, kenarında, köşesinde apayrı bir yer tutuyorlar. James Bond, filmin başkişisi, hangi serüvene dalarsa dalsın, hatta Bond'u hangi aktör canlandırırsa canlandırsın, değişmeden kalma, kendisiyle hemen hep aynı olma özelliği taşır. Bu anlamda, yazının girişinde, hem popüler sinema genelinde hem de 'J. B.' filmleri özelinde, konjonktürel değişmenin filme yansılarına değindik. James Bond bütünü hiç de etkilemeyecek küçük değişik fırça darbeleriyle, hep aynı 'tablo', aynı portre olarak çıkar karşımıza. Kahraman temel karakteristik özelliklerini özenle korurken, seyircinin, içinde bulunduğu 'ortama bağlı olarak 'James Bond'a bakışı değişir sadece.
Meşru şiddet
Ian Fleming'in üne kavuşturduğu soğuk savaş dömeminin süper kahramanı, ilk bakışta, bir casusu çekici kılabilecek bütün klişe özelliklerle donanmıştır. 'J. B.' filmlerinin başkişisi, casus filmleri türünün en yüzeydeki, ama en belirgin karakteristiklerini temsil eder: Bond, misyonunun anlamını sorgulama yetkisine sahip değildir. Misyonunun önemi, bütün anlam kaygılarını örter. Kaldı ki, anlam, geniş sorgulama demektir. Bond, kaba şiddete, zorbalığa başvururken de, baştan sahip olduğu şiddet kullanma izni ile, bir insandan çok bir enstrümandır. Şöyle de denebilir: Modern devlet (16. yüzyıldan itibaren) şiddet ve zor kullanma yetkisini tekeline alıp meşrulaştırmış, hukukileştirmişti. (Weber, Elias). Bond, bu meşruiyeti kullanır. Devletin (demokratik, liberal İngiltere'nin ve kapitalist dünyanın) bir misyoneri olarak, onun aynı zamanda uzantısıdır; şiddetin önem ve anlamı devlet için belli bir alanda ve görevde uygulanması sırasında, sorulacak her soru, görevin ihlali ve tehlikeye düşmesi demektir. Şiddet uygulama hakkının sınırlarını ancak somut durumda kendisi belirleyen Bond, bu doğrultuda, bu hakkı zaten meşrulaştırmış devletin teknolojik desteklerini alıp durur. (Sırf Bond'a çalışan bir bilim adamı, karınca kararınca destekler vermektedir Bond'a; dolmakalemler, kol saatleri, gözlükler aracılığıyla.)
Sınırsız imkân
Bond'un imkânları bunlarla sınırlı değildir elbette. Her mesleğin kimliğini temsil etme, her türlü sosyal statünün sembolünü taşıyabilme, sınırsız para harcama, üstelik 'liberal' kapitalist dünyayı dolaylı olarak temsil ettiği ölçüde, bir ABD hatta Türkiye yardımı alma gibi imtiyazlara da sahiptir. Kadınlar da, karşı tarafın 'araçları' olarak çıkarlar genellikle Bond'un karşısına ve maçoluğundan etkilenerek(!) genellikle saf değiştirirler. Ama kadınların birer görev entrümanı olma özellikleri pek değişmez. Aralarından birinin sivrilmesi, ona ayrılmış 'buse' bile, hissedersiniz ki, filmin sonuna kadar geçerlidir.
Kıyafet, kimlik değiştirme konusunda usta olan Bond'un dünya üzerinde hareket etme hızı da çarpıcıdır. O dünyanın hemen hep en egzotik köşelerinde (iki kez Türkiye'de, İstanbul'da olmak üzere) masallaştırılmış bir yirminci yüzyıl coğrafyasında uğraşır rakipleriyle...
SÜRECEK
www.evrensel.net