Çakma bir şaire mektup

Çakma bir şaire mektup

Merhaba sayın ünlü şair,Size kendi adınızla seslenemiyorum. Onca kişiden “ödünç” aldığınız sıfatları öyle değiştirerek kullanıyorsunuz ki, doğrusu nasıl seslenebileceğimi de bilmiyorum.Biliyorum bu mektuba kızacaksınız. Siz popüler olmanın, adı bilinmenin, para ettiğini ve şair olmaya yettiğini sananlardansınız. (

Sennur Sezer

Size kendi adınızla seslenemiyorum. Onca kişiden “ödünç” aldığınız sıfatları öyle değiştirerek kullanıyorsunuz ki, doğrusu nasıl seslenebileceğimi de bilmiyorum.
Biliyorum bu mektuba kızacaksınız. Siz popüler olmanın, adı bilinmenin, para ettiğini ve şair olmaya yettiğini sananlardansınız. (Para ediyor kuşkusuz da … bir şeylere yetmiyor). Bu yüzden rahatlıkla kişilik değiştirmekten kaçınmadınız. Bir zamanlar devrimci, sosyalist göründünüz, gençliğin gönlünü aldınız. Sonra onların çağrılarına paralı çağrıları yeğlemeye başladınız. Şimdi artık profesyonel bir şair, iyi bir aktör hatta bir sahne sanatçısı olduğunuzu söyleyebilirsiniz. Televizyon artisti de. Sizi neden dizilerde oynatmıyorlar bilemem.
Çağrıldığınız yerlerin bir solcuya /hatta sanatçıya uymayacağını söyleyenlere savunmanız tekti. Oyun ediyordunuz düzene. O yerlerle meşrulaşmanın, sosyalist sanatçıyı, devrimci sanatçıyı meşrulaştırmak olduğunu da savundunuz.
Sonunda “sosyalist” sıfatı sizden kurtuldu.
Neyse ben size bir mesel anlatayım da dağarcığınıza katın, işinize yarar:
Bir zamanlar en güzel kuş yarışması yapılacakmış. Kara kuru, tüyü teleği kopuk kuşlardan biri bu yarışmayı kazanmayı koymuş aklına. Yarışma gününe kadar sakanın, tavusun, kumrunun, arıkuşunun, telli turnanın, flamingonun eline geçen tüyünü toplamış. Öyle bir düzenleme yapmış ki gören gözler kamaşmış. Elbet kısa sürede ilk elemeleri geçmiş, birincilik derecesine doğru ilerlemeye başlamış. Ama hay aksi şeytan! jürinin görmediğini bir seyirci fark etmiş. “Şu cinsi belirsiz kuşun kuyruğundaki sumrunun tüyü değil mi?” diye seslenmiş. Biraz sonra seyirciler arasında bir homurdanma başlamış.  Jüri başkanıyla konuşmalar olmuş. Jüri başkanı da, mikrofonu alıp  “arkadaşlar, bu yarışmacıyla ilgili ithamlar var. Eğer suçlamalar doğruysa, herkes kendi tüyünü alsın” duyurusunu yapmış. Hayvanlar aleminde taklitlere buluştur, zeka eseridir diye hoşgörü gösterilmediğinden, postmodernizm, metinler arası ilişkiler gibi uygar kopyacılık gerekçeleri  de olmadığından bir anda bizimkinin başına kuşlar üşüşüp orasından burasından çekiştirmeye başlamışlar. Ve bu zeki kuşcağız cascavlak ortalıkta kalakalmış.
Böyle bir tehlike sizin için elbet geçerli değil.
Genel hafızamızın balık hafızası olmasına ne kadar şükretseniz az. Kendisi için “bey” sıfatını kullananın, özelden genele tarih anlatanın Salâh Birsel olduğunu bile bile , “Salâh Bey Tarihi” diye basılmış kitaplar varken kendinize bu sıfatlara benzer adlar seçip tarihçiliğe kalkar mıydınız?   
Bu sizin özgürlüğünüz ama Salâh Bey de benim saygı duyduğum bir insandır. Üstelik yaptığı her işin hesabını verebilen biridir. Ama şu anda ölü ve kendini savunamaz.
(Salâh Bey, Şiirin İlkeleri adlı kitabıyla Fransız estetikçilerinden Raymond Bayerin L Esthetique Mondiale au XX.Siecle adlı yapıtında Türk estetikçileri arasında kendisinde söz ettiren bir teorisyendir de. Bazı şairler “şiir maydanoz değildir” kuralını bilse yeter).
Siz madem Salâh Bey’i taklide özeniyorsunuz, bari şu satırlarını okuyun:
“Kendimi alıp da yazımın ortalık yerine oturttum mu, denemem başlamış demektir. Bu, boyuna kendimden kaçacağım, boyuna kendi fotoğraflarımı dağıtacağım anlamına gelmez. Doğrusunu söylemek gerekirse, kendimi yazının içinde bir paravananın arkasına gizler, denemeyi oradan yönetirim. Böylece hem yüzümün mostrasını okurlardan kaçırmış olurum, hem de sonunda afra tafra satmaya varacak olan kendi düşlerimi, kendi vızvızlarımı arka planda tutarım. Gerçekte olayların seçilmesinde ben yine ortalardayım. Onların kimilerini denemeye buyur eder, kimilerini de dehlerim. Bu da benim neyi yeğlediğimi, neyi de kendimden uzak tuttuğumu belli eder.”
Hoşçakalın. Umarım hiç karşılaşmayız.

www.evrensel.net