Yasal hakları engellemenin kılıfı:

   'Şüpheli şahıs'

Yasal hakları engellemenin kılıfı:
   'Şüpheli şahıs'
Serpil Kurtay
Başta İstanbul olmak üzere metropollerde gelenek haline getirilen ve tamamen keyfiyete dayanan yüzlerce gözaltılarla sonuçlanan "huzur operasyonları" hukuk çevrelerinin tepkisine neden oluyor. "Huzur operasyonları"nı değerlendiren İstanbul Barosu Sekreteri Mert-Er Karagülle, "şüpheli şahıs" gerekçesiyle gözaltına alınan kişilerin, yasal haklarından faydalandırılmadığına ve CMUK uygulamalarının bertaraf edildiğine dikkat çekti. Huzur operasyonlarının "huzur sağlamadığını", tam tersine halkın huzurunu bozduğunu kaydeden Karagülle, polisin "potansiyel suçlu" bakış açısını da eleştirdi.
İstanbul Emniyet Müdürü Hasan Özdemir, çarşamba günü düzenlediği basın toplantısında, 1999 yılı içerisinde gerçekleştirilen "huzur operasyonları"nda, 1979 kişinin arandıkları veya haklarında gıyabi tutuklama kararı bulundukları, 23 bin 128 kişinin de şüpheli ve kimliksiz oldukları gerekçesiyle gözaltına alındıklarını açıklamıştı.
- "Şüpheli şahıs" kavramını nasıl değerlendiriyorsunuz? Polis, "Senden şüphelendim" diyerek, bir kişinin özgürlüklerini kısıtlayabilir mi?
İstanbul Barosu daha önceki görüşlerinde de açıkça ifade etti. 1 Ekim 1998 tarihinde yürürlüğe giren Yakalama, Gözaltına Alma, İfade Alma Yönetmeliği'nde yeni kavramlar oluşturuldu. Bunlardan bir tanesi "şüpheli şahıs", diğeri ise "bilgi alma" kavramı. Özellikle, İstanbul polisi "huzur operasyonları"nda "şüpheli şahıs" olarak ve daha da önemlisi "bilgi alma" adı altında insanların özgürlüklerini kısıtlıyor. Bu yönetmeliğin düzenlemesine göre bu süreç içinde gözaltına alınmış sayılmadığınız için, avukat hakkı başta olmak üzere diğer yasal haklardan yararlanamıyorsunuz. Şüpheli şahıs olarak gözaltına alınan kişinin dahi bu haklardan yararlanması gerekirken, huzur operasyonlarında bulunulan yerde -lokantada, arabada-, özgürlükler kısıtlandığı için bunlara gözaltı işlemi yapılmıyor. Bu nedenle yasal haklardan yararlanamıyorlar. Halbuki gözaltına alınmayı tanımlarken, sadece alıp kolluk gücünün merkezine götürmeyi anlamamak lazım. Hürriyetiniz sınırlandığı andan itibaren bu kişi gözaltındadır ve gözaltındaki bir kişi tüm yasal haklarından yararlanmalıdır.
- Huzur operasyonları "halkın can ve mal güvenliğini sağlayarak huzur ortamının temini" gerekçesiyle yapılıyor. Gerçekten bu şekilde halkın huzuru sağlanıyor mu?
Hayır. Düşünün yolda arabanızla giderken, lokantada otururken, muhabbet ederken, birden saatlerce özgürlüğünüzden mahrum ediliyorsunuz. Bu süreç içinde kimliğinize el konuluyor. Kimlik sorulduğunda kimliğinizi ibraz edip kendinizi tanıttığınız halde -bu avukatların da başına geliyor-, kimliğinizin araştırılacağı gerekçesiyle bulunduğunuz mahalden ayrılmanıza izin verilmiyor. Yani bunun huzuru yarattığı, huzur operosyonu olduğu söylenemez.
- Operasyonlar, halkın yoğun olduğu yerleri yanı sıra, zaman zaman bekâr evlerine yönelik olarak da gerçekleştiriliyor. Bekâr odalarının basılmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu da devletin "potensiyel suçlu" bakış açısının bir göstergesi. Yani suçluyu tanımlarken, devletin ve bu görevi yerine kolluk güçlerinin kafasında kimlerin suçlu olacağına ilişkin bir imaj var; suçlu olup olmadığına bakmaksızın. Bu bakış açısı nedeniyle, "Öğrencidir, bekârdır, yalnız kalıyordur, bu kişi potensiyel suçludur" görüşü hakim oluyor kolluk kuvvetlerinde.
- Eylem ve basın açıklamalarında gözaltına alınan 2139 kişiden sadece 29'u tutuklandı. Bu oran, polisin gözaltına almada keyfi davrandığını ortaya koymuyor mu?
Polis, gözaltına aldığı zaman, özellikle toplumsal olaylardaki gözaltılarda, hemen 2911 sayılı yasaya muhalefet sürecini işletiyor. Ancak, polis, gözaltı işlemini başlatmadan önce, 2911 sayılı yasaya muhalefetin koşullarının olup olmadığını hukuk temelinde incelemiyor. O sadece gözaltına almaya bakıyor. Buradan da anlaşılıyor ki, gerek savcılık aşamasında gerekse çeşitli hükümler uygulanıp hakim önüne çıkarıldığı zaman 2911'in koşulları yok. Bu gözaltılar tamam haksız gözaltı. Cezalandırma oranı oldukça düşük. src=/resim/b1.gif width=5>
Başa dön


Papandreu, AB'nin Kürt politikasını
   örnek gösterdi
Yunanistan Dışişleri Bakanı Yorgo Papandreu, Abdullah Öcalan'ın Yunanistan'ın Nairobi Büyükelçiliği'nden çıktıktan sonra yakalanmasının Yunanistan'da da çok tartışıldığını belirterek, "Bu konuda parlamentoda bir de soruşturma komisyonu oluşturuldu" dedi.
Resmi bir ziyaret için Türkiye'de bulunan Papandreu, İstanbul'a gitmeden önce bazı basın kuruluşlarının temsilcileriyle yaptığı kahvaltılı toplantıda, bir gazetecinin, "Öcalan'ın yakalanması"yla ilgili sorusuna şu karşılığı verdi:
"Öcalan bildiğiniz gibi önce İtalya'ya gitti, sonra değişik ülkelere. Biz Kürt sorununu Türkiye ve Yunanistan arasında bir konu haline getirmek istemezdik ve bunun Yunanistan'ın politikası olduğuna inanmıyorum. Bildiğiniz gibi sonradan gelişen olaylar da bizi zor duruma soktu. Bunu AB içinde değişik platformalarda tartışabilirdik. Biz bunu Türkiye ve Yunanistan meselesi yapmıyoruz. AB'nin terörizme karşı, insan hakları ve azınlık haklarının korunması konusundaki politikası biliniyor. Tüm bu konular Türkiye'nin AB'ye adaylığı sürecinde üzerinde durması gereken konular."
Kıbrıs'ın AB üyeliği
"Kıbrıs'ın (Rum kesimi) AB'ye üyeliğinin Türkiye açısından birçok avantajlar yaratacağını" savunan Papandreu, "Kıbrıslı Türkler AB'deki komisyonlarda temsil edilecek. Avrupa Parlamentosu'nda ve Bakanlar Konseyi'nde yer alacaklar. Türkçe, AB tarafından resmi dil kabul edilecek. Böylece, Türkiye AB'ye üye olmadan, AB, Türkiye fikrine alışkın olacak. Bu Türkiye'yi AB'ye götürecek bir ara yol olacak" dedi.
Azınlıklar konusu
Bir gazetecinin Batı Trakya'daki Türklerle ilgili sorusuna Papandreu, şu karşılığı verdi: "Azınlıklar konusu her zaman zor bir konu olmuştur. Dış ülkeler tarafından sınırlarınızı değiştirmek amacıyla harekete geçirilebilecek bir unsur olarak algılandı. Bu konuda şimdi herkes kendini daha iyi hissediyor. Azınlıklara yönelik en iyi davranış tarzı, onların kendilerini evlerinde hissetmelerini sağlanması olmalıdır. Batı Trakya'daki Türkler Yunan vatandaşıdır ve bütün Yunan vatandaşlarıyla eşit hakka sahiptirler. Aynı şey İstanbul'daki Rum azınlık için de geçerlidir. Azınlıkları tehdit değil, bir zenginlik olarak görmek gerekir." İki ülke arasındaki ilişkilerin geliştirilmesi konusunda zamana ihtiyaç bulunduğunu belirten Papandreu, var olan tabuları yıkarak bu konuda yeni yollar olduğunu göstermek gerektiğini kaydetti.
'Tarihin ağırlığını hissettim'
Bir gazetecinin "Uzun yıllar sonra ilk resmi ziyaret yapan bakansınız. Tarihi bir anlam taşıyan ziyarette kendinizi nasıl hissediyorsunuz" sorusuna Papandreu, "Çok onurlandım ve tarihin ağırlığını hissettim" karşılığını verdi. Papandreu, iki ülke arasında gelişen olumlu havanın, Yunanistan'daki siyasi partilerin ve halkın büyük bir bölümü tarafından desteklendiğini kaydederek, gelecek olası hükümet değişikliklerinin olumlu ilişkilerin seyrini etkilemeyeceğini söyledi.
Bu arada, Yunanistan'ın Ankara Büyükelçiliği 1. Müsteşarı Michael Kristides, yaptığı açıklamada, Adapazarı'ndaki deprem bölgesinde yakınlarını kaybeden bir kişinin kendisine gönderdiği mektuptan bahsetti. Depremzedenin Yunan gazeteci ve doktorlarıyla tanıştığını ve bu olaydan çok etkilendiğini kaydeden Kristides, "Adını yazmayan bu kişi, dükkânına Yunan bayrağı astığını yazmış. Bu iki ülke halkının birbirine karşı hissettiği duyguların en güzel göstergesi" dedi.
www.evrensel.net