Yüzyılın sanatı: sinema(4)

Sinema doğduğu günden itibaren 'teknolojiyle' iç içe yol aldı. Gösterim makinesinden, ekrana, beyazperde formatına; hareketli kameradan sese...

Teknolojinin getirdiği
Sinema doğduğu günden itibaren 'teknolojiyle' iç içe yol aldı. Gösterim makinesinden, ekrana, beyazperde formatına; hareketli kameradan sese, her şey birbirini adeta çekip sürükleyen ve tamamlayan bir dengede toplandı. Tematik arayışlar, bu ve benzeri teknolojik imkânlarla birlikte yeni tarlalar buldular kendilerine. Griffith'in ilk yakın planında birkaç bin metrelik 'zoom'a kadar, her imkân yeni bir 'anlatım' fırsatına karşılık geldi.
Ne ki belki de diyalektik bir sıçrama yaşıyoruz 2000'in başında. Tema, teknolojiyi kullanmıyor. Artık teknoloji temayı kullanıyor. Ya da çizgi çok kaygan artık; bu birbirini sürükleyen iki düzlemin, tema ile teknoloji düzleminin hangisinin belirleyici olduğunu gösterecek sınır çizgisi yok gibi. Beynindeki çiple dolaşan adamdan 'Matrix'in sanal dünyasına, 'existenZ'den, daha birçok örneğe, teknolojisiz imkânsız olmaktan da öteye, teknolojinin henüz aslında içermediği imkânların tasarımsal gücü üzerine kurulu temalarla karşı karşıyayız. (Bu anlamda birer 'bilimkurgu' bunlar ilkece.)
Sanki popüler sinema, felsefe 'sosuna' batırılmış filmler üretmek için hem bilgisayarları beklemiş hem de yeni teknolojilere hayran seyircinin abartık teknolojik tasarımlara mümkün diye bakabileceği bir aşamayı.
Biraz da eleştiriye eleştiri
Eleştirinin bu tür felsefe soslu ürünler karşısındaki tavrı düşündürücüdür. 'Matrix'i nereye koyacağını bilemeyen eleştiri, ilkece bilimkurgunun yeni versiyonunu temsil eden ve teknolojinin mevcut imkânlarının da ötesine, sözümona muhtemel imkânlarını kullanan bu film karşısında, ciddi ciddi 'varoluş' felsefeleri rüzgârına kapıldı. Popüler (klasik) sinema konusunda oldum olası yöntemsel zorlukları olan ve kriterleri oluşmamış eleştiri, genelde hep küçükseyegeldiği ve 'sanat' sineması kategorisi karşısında 'hor gördüğü' bu türün içinden kimi ürünleri adeta özel muameleye tabi tutmaya başladı.
Genç sinema tutkunlarımız, sinemaya özel bir merakla yaklaşan yeni kuşaklarımız, bir bakıma 'eleştiriye' teslim durumundadırlar. Sinemanın o çok önemli ve bütün bir yüzyılın profiline ışık tutabilecek tarihi, yok sayılmasa bile, ikide birde temcit pilavı gibi öne sürülen belli filmler üzerinden temsil edilmektedir. Özel kanallar, orasından burasından tuttukları, ele geçirdikleri kimi çok önemli örnekleri, bir bağlam içine koymadan, toplu ya da bağlantılı gösterimlere hiç rağbet etmeden yağmalayıp durmaktadırlar. Öğretici, bilgilendirici, sürekli bir birikim buralardan da gelmemektedir.
Sanki genç kuşağın bir 'sıfır' noktasından başlaması, yolunu yordamını 'eleştiriye' göre bulması istenmektedir. Örneğin bu 'eleştirinin' en popüler ve belki de ilgi gören örneğini sunan kanal, ne böyle bir toplu gösteriye, ne belli sinema tarihi dilimlerine itibar etmektedir. Bu anlamda ben şahsen, Sayın Dorsay'ın, sinema tarihine bir bütün olarak belli öbeklerle bakmaya çalışan (popüler sinema, sanat sineması vb.) ayrımına gitmeyen çalışmalarını vazgeçilmez ilk adımlar olarak görüyorum. (Bkz. Rezmi Kitabevi Yayınları) Genç kuşaklara geçmemiş geniş kapsamlı bir sinema bilgisi söz konsu olmadığı sürece, eleştirinin akademikleşmesi, sinemanın da bir 'seçkinler, entelektüeller uğraşı' olması kaçınılmazdır. Brecht'in o çok sevdiğim tespitini, "İşçi sınıfı aç olduğunu gazetelerden öğrenmek durumunda" tespitini uyarlayarak söylersek, "seyirci ne seyrettiğini eleştiriye bakarak anlama durumunda kalmaktadır."
Türkiye'deki sinemanın içerik yolculuğu
Bir 'zenaat' sineması olma zorunluğunu yakalayamamış, sinemanın atölyesinden, çıraklığından geçmemiş sinemamız, hele hele 'ticari' sinemaya paralel örnekler verme hevesine kapıldığında, bu iş ona birkaç numara büyük gelmektedir.
Anlaşılır tuhaflık, doğrudan ses kaydı bile yapamayan bu sinemanın oyuncu yönetiminden renge, her alanda belli bir "hoşgörüye" sığınmadan müspet not alamayacağını adeta bilmesidir. Bu durum, eleştirinin ve tartışmaların ister istemez 'içerikte' yoğunlaşmasına yol açmaktadır.
Film, bir bütün olarak bir yana bırakılıp, sosyolojik metin tartışılır gibi içerik tartışılmaktadır sonuçta. (Hoşçakal Yarın, Leopar'ın Kuyruğu) Ve elbette, bu tartışma da giderek bir 'siyasal perspektif' tartışmasında tükenmektedir.
Minimalist sinemaya benzer bir görünüm sunan "Masumiyet" örneği bir film de, bütün sinemasal eksikliklerini bu kategori içinde gene de gizleyememekte, özgünlük ve yaratıcılıklar, sinemanın olmazsa olmazlarında engellere takılmaktadırlar.
Sinemasını kavgasıyla birleştirmeye çalışmış bir Yılmaz Güney karşısında, bugün o kavganın yıllarını kavrayamayan, iklimini, heyecanını duyamayan kişiler, ne popüler, klasik sinemanın minimal 'zenaat' çizgisini tutturabilmekte, ne 'modernist-sanat' sineması kulvarına girebilmekte, ne de tam 'postmodern' olabilmekte.
Sinemamız 'Yol'un ağzında beklemekte henüz. O içtenliklerden çok uzak halde üstelik. Eleştirinin 'yerli sinemaya' gösterdiği büyük hoşgörüye rağmen.
www.evrensel.net