'Ora'da dertler bitmedi...

Diyarbakır'da savaştan en az zarar gören köy, Ovabağ. Bu nitelemeyi köylülerin kendisi yapıyor. 'Savaştan az zarar görmek'ten kastettikleri köylerinin boşaltılmaması ya da ölümlerin fazla olmaması.

'Ora'da dertler bitmedi...
Mehmet Aslanoğlu
Eski adı Qilvan olan Çınar'a bağlı Ovabağ köyü, kurulduğu 1936 yılında kayıtlara 'nahiye' olarak geçer. 1967'de köye çevrilir.
Bugün, 90 haneli köyde 1000 kişi yaşıyor. Köylülerin tamamı hayvancılıkla geçiniyor. Ancak yılın dokuzuncu ayından sonra köyün yüzde 80'i boşalıyor. Çünkü geçinemeyen köylüler Afyon'a salatalık, Karadeniz bölgesine fındık, Çukurova'ya pamuk ve turunçgiller toplamaya gidiyor.
Devlet, köylüye sağlık hizmetlerinden yararlanabilmelerini sağlamak için SSK tarım sigortası yapmış. Köylü prim verdiği ilk yıl 3 milyon, 1997'de 11 milyon, 1998'de 50 milyon lira prim vermiş. Bu yıl ise 146 milyon lira vermeleri gerekiyor. Her yıl zamlanan bu primleri ödeyememişler. Şimdi çoğu mahkemelik ve icra ile sonuçlanan davalar da var.
Köydeki ziraat binası askerler tarafından kullanılıyor. Sağlık ocağının doktor ve hemşireden oluşan 2 personeli kâğıt üzerinde köyde görevli olarak gözükürken Çınar'da çalışıyorlar. Bina ise karakol köpeklerine ayrılmış. Köpekler zaman zaman hayvanları telef ederken çocukları da ısırabiliyor.
Okulda öğretmenin 10.00-12.00 arasında ders verdiği öğrenci sayısı 50. Normalde 100 öğrencisi olan köyde, köylüler verilen eğitimin işe yaramadığını görünce okula göndermekten vazgeçmişler çocuklarını.
Milletvekili ile köylü
Bizi misafir eden Muharrem Yüksel'le sohbete iftardan sonra başlıyoruz. Yıllardır kendilerinden oy isteyen partilerin tüm vaatlerine rağmen ihalesi 1974'te yapılan su şebekesini halen döşemediğini belirtiyor Yüksel. Köye gelecek suyun kaynağı 8 kilometre uzakta. Şu anda içme suyunu sağlayan çeşme ise 1,5 kilometre... Su hayvanlar vasıtasıyla taşınıyor, ya da kadınlar getiriyor. Yüksel, yetmiş yaşındaki annesini göstererek, "Kadıncağız köy kurulduğundan beri içme suyumuzu sırtında taşıyor."
Özal iktidarı yıllarında su projesinin bir müteahhide verildiğini söyleyen Yüksel DYP ile maceralarını ise şöyle anlatıyor: "Müteahhit biraz çalışıp yükünü aldıktan sonra terk etti Ovabağ'ı. Sonraki seçimlerden önce köyü ziyaret eden DYP'li Yılmaz Ensarioğlu ise suyu getireceğine söz verdi. Tabii oy karşılığında. Biz de bu anlaşmayı kabul edip verdik oylarımızı." Ancak seçim sonrası köylülerin beklentileri gerçekleşmemiş ve su kanalı başka bahara kalmış. Daha sonra Ensarioğlu ve bölgenin üst düzey bürokratları gazetecilerle birlikte köyü ziyaret etmiş. Ensarioğlu'nun geldiğini gören Yüksel hemen önüne atlayıp, "Sayın milletvekilim önce su deposunun mu açılışını yapmak istersiniz? Yoksa sağlık ocağının mı?" diye sormuş. Ensarioğlu ancak, su deposuna yönelip de eşekleri geviş getirirken ve depoyu pislik içinde terk edilmiş vaziyette görünce anlamış Yüksel'in dalga geçtiğini. Çevresindekilerin gülüşmeleriyle daha da hiddetlenen Ensarioğlu, Yüksel'e dönerek, "Su deposunu niye benden istiyorsun? Git oy vereceğin partiden iste" diye kızmış. Hiddetle oradan ayrılıp karakola doğru yönelirken gazetecilerin Yüksel'e ilgi gösterdiğini görünce birden yumuşamış, "Gel barışalım" deyip boynuna sarılmış. Böylelikle Yüksel'i gazeteciler önünde susturacağını uman milletvekili yanılmış! Muharrem Yüksel kendisine uzatılan mikrofonlardan Ovabağ'ın 1974'ten beri süren su sorununu anlatıp Ensarioğlu'nun vaatlerini hatırlatmış. Ensarioğlu düştüğü bu komik durumun ardından çareyi köyden ayrılmakta bulmuş. O zamandan beri de DYP'liler seçim dönemlerinde köye gelemiyor!
'Satılık şerefimiz yok!'
Bunun gibi birçok hikâye yaşıyor Ovabağlılar siyasilerle. Yine de bu partiler Ovabağ'ı oy deposu olarak görmekten vazgeçmiyor. DYP'liler son kez cesaretlerini toplayıp, "Ya Allah" deyip 18 Nisan seçimlerinden önce Kızıltepe denilen kum ocağından kum alıp köyün yollarına dökmek istemişler. Ancak bunun bir şov olduğunun farkında olan köylüler izin vermemiş. Bunun üzerine kum için para vermek istemişler. Köylülerin cevabı ise kısa olmuş: "Bizim satılık şerefimiz yok."
"Kum ocağı köyün malı mı?" diye soruyoruz Yüksel'e: "Evet aynen öyle. Biz 1987'de Ergani Çimento'ya kum üreten ocağın köylüler tarafından işlendiği takdirde yoksulluk kalmayacağını belirterek başvurduk hükümete. Ancak aldığımız yanıt ocağın özel teşebbüse verileceği oldu. Bunun üzerine köy halkı olarak ocağı işgal ederek özel teşebbüsün grayderleri ve iş makineleriyle köyü terk etmelerini sağladık" diye cevaplıyor. Ama kum ocağını istediğine yar edemeyen hükümet köylülere de yar etmemekte kararlıdır. O gün bu gündür kum ocağı işletilmeden durur.
18 Nisan seçimlerinden önce köylüler DYP'lilere yol verdikten sonra bu kez CHP gelir 150 kişilik bir heyetle. Köyün büyükleriyle bir toplantı yapan CHP'liler oylarının tamamını ister su getirme karşılığında. Köylüler, "Bu sefer de sizi deneyelim. Oyları boş atmaktan iyidir" mantığıyla oturmuş pazarlık masasına. Tabii sahneye yine Muharrem Yüksel çıkıyor. 1000 oyları olduğunu belirtiyor ve HADEP'e oy verecek birkaç genç dışındaki oyları garanti ediyor CHP'ye. Ama bir şartla: 30 milyarlık çek istiyor CHP'lilerden. Önce biraz şaşıran CHP'liler zor durumda kalmalarına rağmen kabul ediyorlar hatta hızlarını alamayarak "İktidar olmasak bile bu suyu getireceğiz" deyip 30 milyarlık çeki kesiveriyorlar. Sonrası malum. CHP seçimlerde barajı geçemiyor ve verdiği 30 milyarlık çekle ortada kalıyorlar. Üzerinden 6 ay geçmesine rağmen ne köylüler aramış CHP'yi ne de CHP uğramış köye.
'Çekin peşine düşmedik...'
"Biz bu konunun üzerine düşmedik. Hâlâ çekin karşılığı olup olmadığını bile soruşturmadık" diyor Muharrem Yüksel. Aslında köylüler ve Yüksel'in "üzerine düşmedik"leri bununla da sınırlı değil. 1992 yılında ilkokula giden 7 yaşındaki oğlunun okul bahçesinde oynarken bir fünye bulduğunu ve ne işe yaradığını anlamaya çalışırken bombanın patladığını anlatıyor Yüksel. Çocuk iki parmağını ve sağ gözünü kaybediyor. Olaya karakolun geceleri okul bahçesinde eğitim yapmasının yol açtığını söyleyen Yüksel, karakol hakkında dava açmış. Karakol komutanı, "O bombayı evine aldığın PKK'lılar unutmuştur" diyerek suçu üzerinden atmaya çalışır. Ancak mahkeme kayıtlarına geçen ifadesinde komutan kendi ihmalleri olduğunu kabul eder.
Yüksel ise avukat masraflarını ödeyemediği için davanın sonunu getiremez. Kendisine İHD ve baro gibi kuruluşlara başvurup başvurmadığını sorduğumuzda ise, "Hayır bu kurumların ilgileneceğini hiç düşünmedim" diye cevaplıyor.
Sohbete sonradan katılan köyün ileri gelenlerinden Halil Dayı ise, Ovabağ'ı Kürt köyleri içinde 15 yıllık savaştan belki de en az zarar gören köy olarak niteleyerek, "Bu nedenle köyümüzün çektikleri diğer köylerin yaşadığı acılar yanında bir topluiğne batması gibidir" diyor. Ne dersiniz, köylerini 'savaştan en az zarar gören köy' olarak niteleyen ve yıllardır bu 'basit' sorunlarıyla uğraşmak zorunda kalan Ovabağ köylüleri, yeni bin yılda sağlık, eğitim ve su gibi temel sorunları çözülmemiş bir köyün insanları olarak kendilerine sorulsaydı 'Avrupacılar'a mavi boncuk dağıtırlar mıydı?
www.evrensel.net