Susurluk'a tolerans

Devlet-çete-mafya ilişkilerinin ortaya çıkmasını sağlayan Susurluk'taki kazanın ardından açılan davada esas hakkındaki mütalaasını okuyan...

Susurluk'a tolerans
Devlet-çete-mafya ilişkilerinin ortaya çıkmasını sağlayan Susurluk'taki kazanın ardından açılan davada esas hakkındaki mütalaasını okuyan Savcı Aykut Cengiz Engin, toplam 14 sanığın 3 ila 10 yıl arasında cezalandırılmasını talep etti. Engin, mütalaasında, "devlet görevlilerinin hiçbir hukuki kaygı taşımadan yasadışı mücadele yöntemlerine giriştiklerini" belirterek, devlet içindeki devleti bir kez daha dillendirmiş oldu. Susurluk'ta 3 Kasım 1996 tarihinde meydana gelen kazanın, Türkiye'de devlet-çete-mafya ilişkilerini ortaya çıkarmasının ardından açılan Susurluk Davası'nda, dün mütalaa günüydü. Mütalaada, devlet içindeki yasadışı oluşumun varlığı bir kez daha kabul edilmiş oldu. İstanbul 6 No'lu DGM Savcısı Aykut Cengiz Engin'in hazırladığı mütalaada, "Yasadışı terör örgütleri ve bunlara destek veren kişilerle, hukuki yollarla mücadele edebilmek imkânı bulunmadığını düşünen bir kısım kamu görevlileri, hiçbir hukuki kaygı taşımadan, yasadışı mücadele yöntemlerine yönelmiştir" denildi.
İnsan hakları açısından kabul edilemez
Mütalaada şöyle edildi: "Bir devletin yasaya aykırı eylemlerde bulunan vatandaşlarına karşı yapacağı mücadelede, hukuk dışına çıkmamamış esastır. Devletin içerisinde bulunan bazı kamu görevlilerinin hukuk dışına çıkılarak yapmayı tercih ettikleri bu mücadelede, kendi düşüncelerine göre bir ölçüde müspet sonuç alındığı ifade edilse de, bu durumun insan hakları ve hukuk açısından kabulü ve izahı söz konusu olamaz" Tüm bu eylemleri sadece bir döneme indirgeyen mütalaada, "O dönemde teşekkülün eylem ve faaliyetlerinin kontrol edilemez boyutlara ulaştığı görülmüştür. Ancak Susurluk kazası ile birlikte bu teşekkül ve bir kısım mensuplarının mevcudiyeti ortaya çıkmış ve gerek basın organları ve kamuoyunun hassasiyeti, gerekse yargı organlarının 'tüm imkânsızlıklara rağmen' ikmal ettiği soruşturmalarla bu süreç durdurulmuş ve bir bölümü de aydınlığa kavuşturulmuştur." Mütalaada son olarak idare ve yargı ile ilgili yasal ve yapısal reformların gerçekleşmesi halinde, tahkikatları süren bu suçların faillerinin somut delilleriyle ortaya çıkarılacağı, dolayısıyla Susurluk olayının da şimdilik gizli kalmış tüm yönleri ile aydınlığa kavuşacağı yönünde umutlu olunduğu belirtildi.
06.AC.600 ve silahlar
Mütalaada 06.AC.600 plakalı otomobil ve onları takip eden diğer otomobil içinde bulunan tüm kişiler üzerinde ruhsatlı silahları olmasına rağmen, bu otomobil içinde ayrıca 2 adet MP-5 otomatik silah, bir adet 9x19 mm çapında Tarıg tabanca ve bir adet 22 Calibre susturuculu Baretta marka tabanca ile bu tabancaya ait 2 adet susturucu ile çeşitli çap ve miktarda çok sayıda özel nitelikli mermiler bulunduğu belirtildi. Bu silahlardan 22 Calibre Baretta marka tabancanın, 1994 tarihinde HOSPRO isimli şirketten alındığı kaydedi. Mütalaada dönemin Emniyet Genel Müdürü ve ardından Valisi olan Mehmet Ağar'ın, Abdullah Çatlı'ya Mehmet Özbay sahte kimliği ile yeşil pasaport, uyuşturucu kaçakçısı Yaşar Öz, Tarık Ümit ve Sami Hoştan'a da yine aynı şekilde yeşil pasaport verdiği ifade edildi.
Uyuşturucu kaçakçıları korundu
Savcı, İbrahim Şahin ve Ayhan Akça'nın uyuşturucu kaçakçılarıyla ilişkilerine de dikkat çekti. Kurye Dilek Örnek'in yakalandığı zaman çantasında bulunan uyuşturucudan elde edilen dövizleri, Mehmet ve Abdüllatif Alakel ile Lokman Ghodsi Mahboob Alam isimli kişilere götürdüğünün tespit edildiğini ifade eden savcı, Şahin'in koruma görevlilerinden Ayhan Akça'nın Alakel kardeşlere ait BMW marka bir arabayı kullandığı ve onların sahibi olduğu bir evde oturduğunu vurguladı. Savcı, uyuşturucu kaçakçısı Lokman Ghodsi'nin 10 Kasım 1993 tarihinde İstanbul Emniyet Müdürlüğü tarafından yakalandığını, ancak İbrahim Şahin'in talimatları doğrultusunda düzenlenen belgelerle, Ghodsi'nin sınırdışı edilmediği halde, sahte belgelerle sınırdışı edilmiş gösterildiğini kaydetti. Bu gelişmenin ardından Ghodsi'nin rahatça yasadışı eylemlerini sürdürdüğü belirtildi. src=/resim/b1.gif width=5>
Başa dön


Yaşar Okuyan'ın SSK şovu sürüyor
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Yaşar Okuyan, "SSK'nın yeniden yapılanması" adı altındaki SSK'yı tasfiye programlarını sürdürüyor. Yaşar Okuyan, dün de "Yeniden yapılandırılma sürecinde, SSK'nın sorunları" konulu bir toplantı düzenlettirerek, SSK'nın hastane ve dispanser başhekimleri ile il sigorta müdürlerini bir araya getirdi. Hak-İş, DİSK ve TİSK temsilcilerinin de izlediği toplantıya davetli olmasına karşın Türk-İş'ten temsilci katılmadı.
Toplantıda konuşan SSK Genel Müdürü Zekai Özcan, bürokratik engellerden şikâyet ederek, SSK hastanelerine bir hemşire ya da başhekim alma yetkisinin dahi olmadığından, en ufak bir onarım için bile Başbakanlık'tan bilgi almak, onay almak zorunda olduklarından söz etti. Özcan, bütün bu bürokratik engellere rağmen SSK'nın Emekli Sandığı'ndan 6, Bağ-Kur'dan 3 kat daha ucuza sağlık hizmeti ürettiğinin de altını çizdi.
DİSK adına söz alan DİSK Yönetim Kurulu Üyesi Enver Öktem ise sosyal güvenliğin özelleştirilmesinin amaçlandığını, Bakan Okuyan'ın sürdürdüğü kampanyada rakamlarla dilediği gibi oynadığını ve SSK'nın tasfiyesini hızlandırmayı amaçladığını söyledi. "Özelleştirmeci zihniyetin geldiği son noktanın 'Paran kadar sağlık' anlayışı" olduğunu belirten Öktem, sorunların siyasi iradeden kaynaklandığını söyledi. Öktem, DİSK olarak hastanelere sahip çıktıklarını, SSK'nın tasfiyesinin sonuna kadar karşısında olacaklarını vurguladı.
Başhekimlerin tepkisi
Hak-İş Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Tanrıverdi de "Siyasette dokuma hatası olan Sayın Bakan" diye başladığı konuşmasında, SSK'nın özelleştirilecek bir kurum olmadığının altını çizerek, kurumun işçi ve işveren primleriyle kurulduğunu, zaten özel olduğunu ve özelleştirilemeyeceğini söyledi. TİSK Genel Sekreteri Bülent Pirler de SSK'nın devlet bütçesinden sonra en büyük bütçeye sahip olan SSK'nın idari ve mali bakımdan siyasi müdahalelerden kurtulması gerektiğini söyledi. Pirler, SSK'nın asıl işlevinin sigortacılık olduğunu, hastane, ilaç ve tıbbi malzeme işletmeciliği gibi yan hizmetlerin SSK'nın bugünkü duruma gelmesinde rol oynadığını öne sürdü.
SSK'nın özerk olmasını, devletin katkı sunmak ve denetleyici olmaktan öte bir işlevinin olmamasını öneren Pirler, SSK'nın sağlık ve sigorta tesislerinin ayrılmasını, sağlık tesisleri kurumda kalmak üzere sağlık hizmetinin özelleştirilmesini istedi.
Yaşar Okuyan ise televizyon kanalları yoluyla yaptığı şovlarını burada da sürdürdü. SSK'da sorun olduğunun apaçık ortada olduğunu, Çalışma Bakanlığı olarak farklı yöntemi kullanarak çalışma yaptıklarını, önümüzdeki günlerde uyum yasalarını da Meclis'e götüreceklerini söyledi. Ankara'dan oturup Türkiye'yi yönetmenin kolay olmadığını, hükümetlerinin yedi aylık süresinde 40 ilde 78 hastane ve dispanseri ziyaret ettiğini kaydeden Bakan Okuyan'ın da "devletin hantal yapısından şikâyet etmesi" dikkat çekti.
"Ankara büyük bir kıskançlıkla bütün yetkileri elinde topluyor. Bu yönetim anlayışının değişmesi gerekiyor" diyen Okuyan, SSK'nın yeniden yapılanmasını da bu anlayış içinde ele alacaklarını iddia etti.
Başhekimlere hitaben, "Binlerce, onbinlerce kişi hastane kapılarında bekliyor. Geceyarısı kuyruklara giriyorlar. Bunlar en çok sizleri yaralıyor" diye konuşan Okuyan, "Zaten gariban, çileli, yoksul olan bizim insanlarımız SSK hastanelerinin önünde perişan" sözleriyle konuşmasını sürdürdü. Okuyan, toplantıya Türk-İş'in temsilci göndermemesini eleştirdi.
www.evrensel.net