Nasıl bir Türk-İş istiyoruz?

Nasıl bir Türk-İş istiyoruz?

Türk-İş'in 1-5 Aralık tarihlerinde yapılacak Olağan Genel Kurulu'na yönelik tartışmalar sürerken, Türk-İş'e bağlı bazı genel merkezler ile sendika şubeleri, yayınladıkları ortak deklarasyonla nasıl bir konfederasyon istediklerini bildirdiler.

Nasıl bir Türk-İş istiyoruz?
Türk-İş 18. Olağan Genel Kurulu'na yönelik başkanlık yarışı ve liste tartışmaları sürerken, konfederasyona bağlı sendikaların şubeleri, ortak bir deklarasyon yayınlayarak, "Nasıl bir Türk-İş" istediklerini dile getirdiler. Deklarasyonda imzası bulunan sendika şubeleri, "Bu deklarasyonda ortaya konulan görüşler sadece imzası olan şubelerin ya da yöneticilerin değil binlerce, onbinlerce işçinin görüşüdür" diyerek, deklarasyonun işyerlerinde tartışmaya açıldığını bildirdiler.
Yeniden yapılandırma!
Sistemin yeniden yapılandırılmasının zorunluluğunun bizzat sistemin en yetkili ağızlarınca dile getirildiği bir dönemden geçildiği belirtilen deklarasyonda, "Hakim sınıflar, yeniden yapılandırmanın emperyalist Yeni Dünya Düzeni'nin öngördüğü mecrada gelişmesini arzuluyorlar. Bu yüzden, aldıkları her karar, attıkları her pratik adım emekçi sınıflara yönelik birer saldırı manifestosu niteliğinde. Hükümetin pozizyonu ise, IMF ve Dünya Bankası gibi emperyalist mali merkezler tarafından dikte ettirilen politikaların basit uygulayıcısı olmanın ötesine geçmiyor. Bütçeden, asgari ücretin tespitine varıncaya dek her şeyin kararını IMF veriyor" denildi.
Sermayenin istediği düzen
Eğitim ve sağlık başta olmak üzere özelleştirme, taşeronlaştırma, esnek çalışma, düşük ücret dayatmaları, sendikasızlaştırma, tahkim ve mezarda emeklilik yasası, kıdem tazminatı hakkının ve ikramiyelerin kaldırılması, tarımda sübvansiyonlara son verme, kota uygulamaları, destekleme alımlarında daraltma, ürün bedellerini zamanında ödememe gibi emekçi sınıflara yönelik saldırıların sürdüğüne dikkat çekilen deklarasyonda, "yeniden yapılandırma" adı altında getirilmek istenen düzen şöyle tanımlanıyor: "Tepeden tırnağa örgütlü bir sermaye cephesi, buna karşın sendikal örgütlenmesi dağıtılmış, tarihsel kazanımları bir bir elinden alınmış, en ufak hak alma yolları kapatılmış bir işçi sınıfı; kısacası köpeklerin salıverilip, taşların bağlandığı bir düzen."
İşçi sınıfı nerede duracak?
Peki işçi sınıfı bu 'yeniden yapılandırma' planının neresinde duruyor veya duracak? Bu sorunun yanıtını işçi sınıfının örgütlerinin, konfederasyon ve sendikalarının alacağı tutumun belirleyeceği vurgulanan deklarasyonda, Türk-İş'in 18. Olağan Kongresi'ni önemli hale getirenin de bu durum olduğu ifade edildi.
Türk-İş'in, mevcut yapısıyla, önümüzdeki zorlu süreçte işçilerin ve emekçilerin çıkarlarının ve tarihsel kazanımlarını koruyamayacağının açık olduğu, Türk-İş yönetiminin izlediği "uzlaşmacı" çizgi ve pratik tutumla sermaye karşısında acz içinde bir örgüt görüntüsü çizdiği belirtilen deklarasyonda; bugünkü Türk-İş ve sendika genel merkezleri yönetimi altında işçi sınıfının kayıpları şöyle sıralandı:
Kapalı kapılar ardından pazarlık
1989 ve kısmen 1991 yılı TİS'leri dışta tutulduğunda, işçiler sürekli bir biçimde hem parasal hem de idari maddeler yönünden hak kaybına uğramıştır. Üstelik, bu durum 1995 TİS döneminde olduğu gibi cumhuriyet döneminin en kitlesel grevlerinin yaşandığı koşullarda gerçekleşmiştir. Benzer bir olgu, mezarda emeklilik ve tahkim yasasının TBMM'den geçirilmesi sırasında yaşanmış, 24 Temmuz'da 500 bin işçi Kızılay'ı doldurmasına, yüzbinlerce işçinin tabandan eylemlerine rağmen, Türk-İş yönetimi kapalı kapılar ardında hükümetle pazarlık yolunu seçmiş ve bilinen sonuç yaşanmıştır.
Emek Platformu
İşçi sınıfı hareketi tarihinde bir ilk olma özelliği gösteren Emek Platformu, bu dönemin bir ürünü olarak doğmuş, gelgelelim sermaye cephesi açısından önemli bir mevzi olan bu platformda, Türk-İş belirleyici güç olma konumunu hep sınıfın aleyhine kullanmıştır. Belli ki, Türk-İş, tabanın zorlamasıyla kerhen katılmak zorunda kaldığı Emek Platformu'nu ilk fırsatta dağıtılması gereken bir mihrak olarak görmüştür.
Özelleştirme ve sendikalar
Özelleştirme, taşeronlaştırma, esnek çalışma ve işçi kıyımı gibi doğrudan sendikal örgütlülüğü hedef alan ve ülkemizin emperyalizme bağımlılığnı daha da pekiştiren saldırılar karşısında Türk-İş, mücadele edeceği yerde hayırhah bir tutum takınmış, bu saldırıları "globalleşen dünyanın karşı konulmaz reel gerçeği" olarak niteleyip, kabul etmiştir. Sendikalaşma oranı yüzde 8'ler gibi ürkütücü düzeylere bu dönemde gerilemiştir. Daha da vahim olanı, sendikalar şirket kurarak özelleştirme ihalelerinden pay kapmaya yönelmişler, Türk-İş ise bu tutumları özelleştirme saldırısı karşısında neredeyse biricik politika olarak benimsemiştir.
Kürt sorunu
Dünyadaki ve ülkemizdeki gelişmeleri emek-sermaye çelişkisi temelinde ele almayan Türk-İş, bu nedenle Kürt sorunu, demokrasi, insan hakları gibi ülkemizin en temel meselelerinde, işçi ve emekçiler cephesinden bir politika oluşturamamış; hangi hükümet işbaşındaysa onun politikalarını "benimseyerek" peşlerinden sürüklemiştir. Güneydoğu'da savaşa her yıl 10 milyar dolar harcandığı bizzat devlet ve hükümet yetkililerince dile getirilmiş, OHAL nedeniyle bölgede sendikalar kapatılmış, sendikacılar gözaltına alınmış, sendikal hareketin ve işçi hareketinin gelişimi baskıyla engellenmiştir. Savaşın bütün yükü, gerek ekonomik, gerek ise demokratik (sendikal haklar) ve özgürlüklerin kısıtlanması biçiminde emekçilere fatura edilirken, Türk-İş gelişmelere seyirci kalmıştır.
28 Şubat ve 'beşli çete'
Türk-İş, 28 Şubat sonrası TOBB ve TİSK gibi sermayenin en sadırgan örgütleriyle birlikte "5'li sivil inisiyatif" oluşturarak sürecin bir aktörü haline gelmiş, toplumsal muhalefetin ve emekçilerin "laik-şeriatçı" ekseninde bölünmelerine çanak tutmak suretiyle, sermayenin yeniden yapılandırma planlarının bir aleti işlevini görmüştür.
Susurluk ve faili meçhuller
Faili meçhul birçok cinayetle birlikte 37 emekçinin yaşamını yitirdiği 1 Mayıs 1977 katliamının karanlıkta kalan yanı da Susurluk'ta çeteye çarpan kamyonun farıyla aydınlanmaya yüz tutmasına karşın Türk-İş sessiz kalmayı tercih etmiş ve bu yüzden bugün Genel Sekreteri Şemsi Denizer cinayetinin üstünün küllendirilmesi karşısında bir şey yapamayan bir örgüt konumuna düşmüştür.
Ayinesi iştir kişinin
Türk-İş içine düşürüldüğü bu "utanç" durumundan kurtarılması gerektiği dile getirilen deklarasyonda, bunun da "birlik ve beraberlik içinde bir Türk-İş" gibi beylik, ama içi boş sözlerle yapılamayacağına dikkat çekildi. "Sağ-sol" kutuplaşmasının yapay bir bölünme olduğu vurgulanan deklarasyonda, Türk-İş'in bundan sonra hangi ilkeler çerçevesinde hareket edeceği belirlendikten sonra yönetime kimin gelmesi gerektiğinin kendiliğinden ortaya çıkacağına dikkat çekildi.
Deklarasyon şu çağrıyla sona erdi: "Çocuklarımızın ve ülkemizin geleceği karşısında tarihi sorumluluğumuzun bir gereği olarak, biz aşağıda imzası bulunanlar, yukarıda genel bir çerçevesi çizilen mücadeleci bir Türk-İş'in oluşturulması için; Türk-İş'e üye tüm işçileri, işyeri temsilcilerini, her düzeyde sendika yöneticilerini ve Türk-İş kongre delegelerini göreve çağırıyoruz."
www.evrensel.net