Güven, bugünü hazırlayan dönemin

Güven, bugünü hazırlayan dönemin

   romanıdır

Güven, bugünü hazırlayan dönemin      romanıdır
Fatih Polat/Şenay Aydemir
"Tek Kişilik Ölüm", "Mavi Karanlık" ve "Bir Gün Tek Başına" gibi Türkiye edebiyatının önemli eserlerine imza atan Vedat Türkali, on yıllık bir çalışmanın ardından yeni kitabı "Güven" ile okuyucusuyla buluştu. Kitabını yazabilmek için birçok belgeye ulaşan, onları titiz bir araştırmadan geçiren Türkali, polisin baskısından uzak olmak ve vakit yaratmak için gittiği Londra'da geçen on yılın ardından, kitabıyla birlikte yurda döndü!
Daha önce yayımlanan romanları sürekli gündemde olan Türkali ile son romanı "Güven", TKP, Türkiye ve günümüz romanı üzerine görüştük.
Türkiyeli okur sizi "Tek kişilik ölüm", "Mavi Karanlık", "Bir Gün Tek Başına" ve "Yeşilçam Dedikleri Türkiye" isimli romanlarınızdan tanıyor. Sizin kitaplarınız Türkiye'nin son elli yılında muhalefetin içinde yer almış her yaştan solcu, ilerici ve demokrat insanlar için ilgi ve merak konusu oldu. Şimdi yeni kitabınınız 'Güven' çıktı yine ilgiyle karşılandı. Bu kitapla ilgili nasıl tepkiler aldınız?
Ben bütün romanlarımda uyguladığım yöntemi buna da uyguladım. Daha önce 20-25 kişiye okuttum. Bu insanların kimileri de edebiyat dışı insanlardı. Onlardan aldığım tepkiler beni biraz iyimser bir yola itti. Ama şimdiden kesin bir şey söyleyemem. Çünkü daha romanın tamamı çıkmadı. Tamamı okunmadan da sağlıklı bir tepki beklememek lazım. Ama ben daha önceki çeşitli kişilerden elde ettiğim verilere bakarak, yapmak istediğim işi yaptım diye düşünüyorum. Sanırım varmak istediğim noktaya vardım Şunu da eklemeliyim; kitabın birinci cildini okuyanlardan aldığım tepkiler de umut verici.
Kitabınız yıllardır çalıştığınız yayınevinden çıkacaktı. Ancak yayınevi vazgeçti. Gerekçelerini öğrenebilir miyiz?
Önce büyük bir heyecanla sarıldılar. Hatta kitabın çıkacağı tarih belirlendi. Bir tanıtma toplantısı düzenlendi. Benim uçak biletlerim gönderildi. Sonra vazgeçtiklerini duydum. Ben onlarla yüz yüze görüşmedim ama kulağıma gelen; 'Biz mahkeme kapılarında sürünmek istemiyoruz, yayınevini tehlikeye atmak istemiyoruz' diye söyledikleri oldu. Ben bu durumu kınadım. Ancak asıl üzerinde düşünülmesi gereken böylesi bir korkuya neden olan siyası baskı ortamı. Sanat dünyamız için trajik bir şey.
"Güven"de Türkiye Komünist Partisi (TKP)'nin tarihi de önemli bir yer tutuyor. Sizin anlattığınız bu tarih daha önce yazılanlardan hangi anlamda farklı.?
Ben onlara katiyen önem vermedim. Ben doğrudan doğruya kendi gördüğüm, gözlemlediğim olayları aktardım. Bir şans eseri Gorbaçov döneminden sonra açılan Komintern arşivinden bazı belgelere ulaştım. Rusça bilen dostlarım aracılığıyla bu arşivin Türkiye ile ilgili bölümünü elden geçirmeye çalıştım. Bu çalışmalar sırasında benim de içinde bulunduğum dönemle ilgili çoğumuzun bilmediği şeyleri buldum. Ve bunları aslına zarar gelmeyecek bir şekilde romanda kullandım.
Peki bu bilgiler daha önce TKP ile ilgili gerçekleştirilen tartışmalara bir yanıt niteliğinde mi?
Benim anlattığım TKP 1920'lerde kurulmuş olan ve en son büyük tutuklaması 1951'de olan TKP'dir. Daha sonra '60'larda ortaya çıkan TKP tabelalı ve daha sonra TBKP diye ortaya çıkan örgütlerle bir ilgisi yok benim anlattıklarımın. Anlatılan dönemle ilgili olarak İsmail Bilen'in bir broşürü var. Yarısı yalan dolan. Öyle bir cevap verme gereğini de duyladım aslında. Gerçeklere dayalı biçimde dönemi yansıtan bir roman yazdım. Ve altını önemle çiziyorum; sadede TKP'yi anlatmadım. '40'lı yıllardaki -savaş yılları- Türkiye'yi bugüne getiren koşulların oluştuğu o dönemi anlattım ve yalnız TKP ve TKP'lileri değil onun karşısında olanları da anlattım.
Türkiye'de olsaydınız romanı yazamayacağınızı ifade etmiştiniz. Bunun gerekçeleri nelerdir?
Bunun iki nedeni var. Birincisi bu roman çok eski bir tasarıdır, '40'lı yıllara varan bir geçmişi vardır. O zaman tasarladığımız adı 'İtimat'tı sonra "Güven" yaptık adını. Bu romanı yazmak için belirli bir hazırlık dönemi geçirmek gerekti. Belgeler topladım. Sıra bu romana geldiğinde yaşım yetmişti. Ölebilirdim de. İstanbul çok hareketliydi benim için toplantı olur çağırırlar; biri gider biri gelir. Vakit sorunu vardı. İkincisi de bu belgeleri elimde bile tutamıyordum çünkü bir arama tarama olsa, polis alır götürür ve bir daha da vermez. Bunun için dışarda rahat rahat yazmaya karar verdim. Koşullar da elverişli oldu, Londra'ya gittim ve 10 yılda yazdım.
Türkiye'de yaşayan aydınların ve bilim adamlarının sizin biraz önce bahsettiğiniz türden kaygıları var. TÜYAP Kitap Fuarı'nın ana teması da 'Üçünçü Bin Yılın Eşiğinde Türkiye'de Aydınlanma'. Bu bağlamda Türkiye aydınlanmanın neresinde duruyor? Ya da Türk aydını aydınlanmanın neresinde?
Şimdi ben bir soru soracağım. Türkiye'de çözüm bekleyen sorunların olduğuna inanıyorsunuz değil mi? Peki bu ağır sorunları çözebilecek güçte siyasal bir parti var mı ortalıkta? İşte Türkiye aydınlanmanın orasındadır. Eğer bir ülkede sorunların üstesinde gelecek bir birikim henüz olmamışsa, siyasal bir atılıma elverişli bir örgütlenme olmamışsa, demek ki o ülkede henüz gereği kadar bir aydınlanma da olmamıştır. Bügün bu sorunların altından kalkabilecek kadar büyük, kitlesel bir Marksist işçi partisi var mı? Yok! Türkiye'nin yarısı aç. İşsizlik, pahalılık... Her türlü kepazelik var. Bütün bunları çözebilecek, halk kitlelerine yaslanabilen güçlü bir siyasal örgüt yok. Demek ki biz daha aydınlanmanın burasındayız. Aydınlanma laf üretmek demek değil ki, aydınlanma insanlığın aydınlık bir döneme geçmesi için, ya da bu konuda bir adım atabilmesi için bir aşama.
12 Eylül'den sonra yazılan romanlar, dönemi yaşayanlar açısından olmasa da yeni kuşaklar için umutsuzluk kaynağı oldu. Ancak sizin romanlarınız bu bakımdan farklı bir yere oturduğu için yeni romanınız da ilgiyle beklendi. 12 Eylül sonrası Türkiye romanını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu soru bana sorulmamalı, bu eleştirmenlere sorulmalı. Ben romancıyım çünkü. Romancı doğal olarak kendi romanı açısından değerlendirir. Ben romanlarımda özellikle gençlere Türk toplumunun geçirdiği acı, karanlık, bazen umutsuz gibi görünen ama aslında umut kesilmemesi gerekli bir gelişmeyi yansıtmaya çalıştım. Benim romanlarım bu da dahil ve bundan sonra ömrüm olursa yazmayı planladığım "Kayıp Romanlar" isimli kitap ile birlikte, umuyorum ki bu toplumun gelişme doğrultusunu öğrenmek için yola çıktıklarında bu romanlar onlara keyifli ve aynı zamanda da bilgi kazandırıcı araçlar olsun.
Türkiye'de roman son yıllarda 'kolay' yazılır bir hal aldı. Zamanın, mekânın ve kurgunun olmadığı romanlar üretiliyor. Bu kolaycılığı neye bağlıyorsunuz?
Bu tür durumlarda dar bakmamak lazım. Bunlar birer birikimdir. Bu demek değildir ki ben o tür romanlardan yanayım. Ama o tür romanlardan oturup da uzun uzun söz etmektense hangi romandan yana olduğumu, ortaya koyacağım yapıtla göstermeye çalıştım.
Sizinde içzinde bulunduğunuz kuşak ve daha sonrakiler örgütlü mücadeleye yakın duran isimlerdi. Ya da bir şekilde politik etkinliklerin içinde yer alıyorlardı. Ancak bugün, ülkede birçok önemli gelişme yaşanırken aydınlardan ses çıkmadığını görüyoruz, bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Aslında o dönem de öyle değildi. Birçok aydın, örgütlü olmadıkları halde örgütlü olarak değerlendirildi. Ve bu nedenle saldırılara da uğradılar.
Türkiye'nin birçok sorunu var. Söz gelimi Kürt sorunu. Bugün Kürt sorunu hakkındaki tavrını söyle ben senin kim olduğunu söyleyeyim. Yazık ki 70 yıllık bir birikim aydınları bu konuda karanlıkta bırakmıştır. Bu bakımdan da bir zamanlar sol görünen aydınlar Kürt sorununda karaya vurmuş sandal gibi oldular. Şimdi de öyle, herkes emekçi halktan yanadır ama, sorunların emekçi halkın çıkarına çözülmesi için nelere parmak basmak gerekir, bunun doğru, bilimsel açık tamınımı yapacak aydın çok yok. Demek ki çok sayıda gerçek aydın yok. Bu bir yetersizlik görünümü verir. Ama karamsar olmamak gerekir. Özellikle genç kuşaklarda, bu temel sorunlara doğru yaklaşmaya çalışanlar da var. Söz gelimi yapay bir kavga yürütülüyor. Şeriatçı mısın, laik misin? Aslında Türkiye'nin gündeminde var olması gereken bu değildir. Bu bir anlamda ülkeyi şeriatçıların da işine yarayan bir açmaza sokmaktır. Ve daha çok bunu tezgâhlayan egemen sınıfların işine gelir. Bu tartışmalarda 'ilericiyim' diye ortaya çıkanların yaptıkları, bir başka gücü davet anlamına gelir. Aynı zamanda halka güvenmemek anlamına da gelir. Bu çok yönlü sorun üzerinde söylenecek epey söz var. Yazık ki şu anda çok vakit yok.
www.evrensel.net