'Biz bu pisliği neden yedik?'

Diyarbakır'dan iki okurumuzun, "Kürt sorunu ve barış" konusunda halkla yaptıkları söyleşinin ardından kaleme aldıkları yazıyı yayımlıyoruz.

'Biz bu pisliği neden yedik?'
Hüseyin Arslan - Hakan Erten
Diyarbakır'dan iki okurumuzun, "Kürt sorunu ve barış" konusunda halkla yaptıkları söyleşinin ardından kaleme aldıkları yazıyı yayımlıyoruz.
Kürt sorunu, ülkemizin en temel sorunlarından biri olma özelliğini koruyor. PKK Genel Başkanı Aldullah Öcalan'ın yakalanarak Türkiye'ye getirilmesi, Öcalan'ın İmralı'daki yargılama süreci ve ardından dile getirdikleri, sorunun "çözüm"üne ilişkin tartışmaları ve girişimleri hızlandırdı. Bu hızlanma PKK'yi, "Kürt kimliğimiz ve kültürel haklarımız tanınsın" sınırlarına sıkıştırdı.
Şüphesiz silahların susmuş olması halk için olumlu bir harekettir. Zira, 15 yıldır sürdürülen silahlı çatışmanın, bir dönemdir başta Kürtler olmak üzere Türkiye emekçi halkına hiçbir yararı yoktu. Aksine savaş ya da silahlı çatışma sınıf ilişkilerinin üstünü örten, Kürt illerinde emekçi hareketini baskılayan, şovenizmi besleyen bir rol oynuyordu. Bölge insanı, potansiyelinin önemli bir bölümünü tüketen bir savaştan yorgun düşmüş, bir an önce savaşın son bulmasını ister hale gelmişti. Öyleki yorgun düşmüş bölge insanı bu yıkımın, açlığın, zulmün, faili meçhul cinayetlerin, işsizliğin kol gezdiği bir ortamda tabii ki belli talepler üzerinden barışı isteyebilecekti. Onlar işsiz, ekmeksiz, topraksız bir barış istemiyor. OHAL'in sürdüğü, faili meçhul cinayetlerin sürdüğü, özel timin, korucuların olduğu, içi boşaltılmış bir 'barış' istemiyorlar.
Barış süreci herkes tarafından konuşuluyor, tartışılıyor ve yazılıyor. Biz de yaptığımız halk söyleşisinde "Barışı en iyi savaşı yaşayanlar anlatır" diyerek konuyu sohbete katılan halka sorduk. Çünkü onlar bölgedeki savaştan etkilenen insanlardı ve ancak onurlu bir barışı onlar isteyebilecekti. Birçoğu metropollere göç ettirilmiş, geri kalanlar ise varoş diye nitelendirdiğimiz mahallelerde köyünden, toprağından uzak bir şekilde yaşamlarını sürdürmekteler.
Bu insanlar savaşın acılarını, yaşadıkları sorunları göz önünde tutarak barış talebini destekliyorlar.
Biz ancak barışın niteliği ve kapsamı tartışılır derken söyleşiye katılanlardan bir emekçi hemen söz alıyor:
"Bir gün ağayla kâhyası yolda yürüyorlarmış, önlerine bir hayvan pisliği çıkmış. Ağa kâhyasına bu pisliğin yarısını yerse ona köyün yarısını vereceğini söylemiş. Kâhya duraksamış. 'Zaten her günüm açlık ve sefalet içinde veya ağanın pis işlerini yapmakla geçiyor' diye düşünmüş ve kabul etmiş ağanın teklifini. Pisliğin yarısını yemiş. Ağa da sözünde durmuş ve vermiş köyün yarısını kâhyaya. Bir zaman sonra ağa kâhyayı yanına çağırmış ve bir köyde iki ağanın olamayacağını söylemiş. Daha sonra olayın cereyan ettiği yere gitmişler. Pisliğin kalan yarısı halen ordaymış. Ağa pisliğin kalanını yemiş ve kahyadan köyün yarısını geri almış. Kâhya da ağaya dönüp:
- 'Ağam madem ki eskisi gibi olacaktık biz bu pisliği neden yedik' demiş."
Köyü boşaltılan, varoşlardan birinde yaşayan bir köylüye kulak veriyoruz. "Belirli kişiler ile devlet arasındaki barış yine aynı sistemin devamını engelleyemez. Sorun halkın iktidarıdır. Halkın söz sahibi olabileceği, halkın katılabileceği bir barış istiyoruz. Bu barış girişimi devlet ile PKK arasındaki barış girişimidir. Kürtler ile devlet arasındaki barış değildir. PKK'nin barış talebi idamın olmaması içindir. PKK'nin 15 yıldır verdiği silahlı kavga bizim toprak ağalarına karşı değildir. Barıştan söz ederken, bizim toprak isteğimiz, eğitim, sağlık ve köylere geri dönme isteğimiz dikkate alınmıyor. Barış girişimi İmralı ile devlet arasında sürdürülüyor."
Diğer bir köylü ise "Bizim ele almamız gereken barışın nasıl bir barış olması gerektiğidir. Bugün coğrafyamızda özel tim, koruculuk sistemi, faili meçhul cinayetler var oldukça barıştan söz edilemez. Biz her şeyden önce bunları istemeliyiz" diyor. Ve diğer bir köylü şöyle devam ediyor: "Bir köy ağanındır, biz yine köylere dönsek de o köy yine ağanındır, gidip ona çalışacağız. Yani ezilenler açısından değişen bir şey yoktur."
Diğer bir Kürt genci ise "Biz faşizmle barışmıyoruz. Halk faşizmi ortadan kaldırmadıkça barışı getiremeyiz. Biz Kürtler, Türk halkıyla birleşerek bir şeyler yapmalıyız. Artık ne zaman analar ağlamayacak, ne zaman babalar çocuksuz kalmayacak?" diye soruyor.
72 yaşında Mardin'de köyleri boşaltılan ve Diyarbakır'a göç etmek zorunda kalan ihtiyar bir köylü ise "110-120 köyümüz vardı. İki üç köylü korucu olmuş. Hizbullah'ın olduğu köyler de korucu olmuş, diğer köyler boşaltılmış. Ağalar bizim ürettiğimiz malların onda dokuzuna el koyuyorlardı. Bütün mallarımız ağalara giderdi. Eğer vicdanlı bir barış olursa iyidir. Ama zulüm altında barış olmaz. Türk-Kürt kardeştir. Bu insanlar açtır, aç..." diyor.
Kısacası bu insanlar;
- "OHAL, koruculuk sistemi, özel tim dağıtılsın",
- "Köylere geri dönüş sağlansın",
- "Sağlık kurumları açılsın",
- "Okullar açılsın" diyorlar.
"Türk-Kürt kardeştir. Bu insanlar açtır" diyorlar.
Bu insanlar da biliyorlar ki sorun "Kürt kimliğimiz ve kültürel haklarımız tanınsın"la sınırlı değildir. Bu insanlar açlık ve sefalet içinde. Şehirde patronları, köyde ağaları onları sömürüyor. Bu başta da böyleydi, "kimlik ve kültürel haklarla sınırlı barıştan" sonra da böyle olacak.
Kâhya haklı olarak soruyor:
- "Biz bu pisliği neden yedik?"
www.evrensel.net