Harem

Harem'in içi de bir dışı da

Bir önceki filmi 'Harem' ile 'doğu'yu ve onun modernleşmemiş ilişkilerini, Avrupalıya aktaran Özpetek, "Harem Suare"de de aynı yöntemi izliyor.

Harem'in içi de bir dışı da
Şenay Aydemir
Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluşunun 700. yılı için hazırlanan görkemli törenler ve etkinlikler 17 Ağustos Marmara depreminin ardından şimdilik olmak kaydıyla 'askıya' alındı. Türkiye Cumhuriyeti tıpkı geçtiğimiz yıl 'Cumhuriyetin 75. Yılı' kutlamalarıyla, tarihsel bir miladı kendisine referans alarak 'teba'sıyla arasındaki buzları eritmeyi hedefliyordu. Ancak olmadı.
Ferzan Özpetek'in birkaç gün önce gösterime giren yeni filmi "Harem Suare" muhtemel ki bu beklentilerin dışında, ancak tam da bu hazırlığa bir katkı olarak yerini buldu.
Bir önceki filmi 'Harem' ile 'doğu'yu ve onun modernleşmemiş ilişkilerini, Avrupalıya aktaran Özpetek, "Harem Suare"de de aynı yöntemi izleyerek 'batı'ya Osmanlı'ya dair otantik bir iktidar, aşk ve modernleşme öyküsü sunuyor. "Harem Suare", Türkiyeli olmasına ve bu toprakların tarihini anlatmasına rağmen, esas hikâyesini 'batı'nın 'doğu egzotizmine' hayran kanadına anlatıyor. Filmin Türkiye'den önce Avrupa'nın çeşitli sinemalarında gösterime girmesi ve beğeni kazanması; 'modern' hayatın bölüp parçaladığı, doğuyu pandoranın kutusu gibi her açıldığında içinden gizemli bir parça çıkacakmış gibi gören batılı entelektüeller göz önüne alındığına garip bir durum değil! Ancak Özpetek daha önceki filmi "Hamam"da ve şimdi "Harem Suare"de; inceden bir batı ve batılılaşma eleştirisi yaparken, yerine 'doğu'yu ikame etmeyi sürdürüyor.
Öykü kısaca şöyle: Bir Osmanlı paşası Mısır ziyareti sonrasında Kahire'den köle pazarından genç ve güzel 'İtalyan' bir kadın satın alır ve padişah II. Abdülhamit'e hediye eder. II. Abdülhamit de Safiye isimli bu kadını haremine yerleştirir. Harem Ağası Nadir ile bir anlaşma yapan genç kadın, ağanın yardımıyla padişahın gözdesi olacak ve ona bir erkek evlat verecektir. Böylece, ona iktidar yolu açılacaktır. Genç kadın padişahın gözdesi olur. Bir erkek evlat da verir, ancak işler beklendiği gibi gelişmez.
Özpetek yüzyıllarca süren Osmanlı hanedanlığı boyunca 'en bilinemez' ve korunaklı yer olarak tarihe geçen haremlerin öyküsünde; son haremin kısa tarihini ve bu tarih içinde bütün bir Osmanlı'daki, aşk, düzen ve iktidar sistemini gözler önüne sermeye çalışıyor. 600 yıllık 'hasta adam'ın, geleneksel ve doğulu yönetme metotlarıyla; Avrupa'da devrimlerle, moderleşme hareketleriyle kaynayan cadı kazanının etkilerinin aynı anda keşiştiği bir tarihsel düzleme çeviriyor kamerasını. Film, Avrupa'da eğitim gören ve modern dünyayı tanıyan gençlerin İstanbul'da gizli toplantılar yaptığı 'özgürlük' diye tutturduğu bir tarihsel dönemi anlattığı için, bu çatışmanın ve gerilimlerin hikâyesini de anlatıyor.
Harem, bir bakıma ülkeyi 1. Meşrutiyet'in ardından baskı ve terör yöntemiyle 36 yıl yöneten II Abdülhamit'in 'egemenliği yitirmediği, kontrolünü kaçırmadığı ender alanlardan birisi. Her şey eski düzeninde işliyor gibi görünüyor. Kadınların padişah için özene bezene hazırlanmasından, hadım edilmiş zencilere; toplu hamam sefalarından eşcinsel ilişkilerine kadar her şey eskisi gibi görünüyor.
Ancak bu durumun, aslında böyle olmadığı; İtalyan gözde Safiye'nin öyküsünü anlatmayı sürdürmesiyle ortaya çıkıyor. Doğu tarzı iktidar mücadelesinin ve erotizminin ustalaşmış kadınları, gözdesi olmaya çalıştıkları 'padişah efendileriyle' aynı kaderi paylaşmak zorunda kalıyor. Safiye'nin Hadım Harem Ağası Nadir'le olan aşkının fiziksel karşılığını bulduğu odadaki gözlemleri, değişen toplumun, değişen imparatorluğun ve değişen haremin kaderini birleştiriyor. Odada artık tarih olmuş eski bir sultanın ve o dönemin hareminin malzemeleri bulunmaktadır. Bu odaya gelen Safiye, Avrupa'dan getirilen kokuları, kıyafetleri üzerinde taşıdığı haremi ve eski olanını karışılaştırma olanağı bulur, geçmiş onu daha çok etkilemiştir. Doğunun o el işlemeli elbiselerinin yerini batıdan getirien tuvaletler almış, incelikle yapılmış altın işlemeler, pırlantaya, mücevhere tercih edilmiştir. Sorun, yalnızca dışarıda 'özgürlük' diye bağıran İttihatçılar değil, padişahın en mahrem yerine kadar girmiş olan değişimin kendisidir! İktidar mücadesinin silahı artık sarayın içindeki entrikalar değil; dışarıdadır.
Özpetek, 'batı'nın her şeyi gözle görülür hale getirmesini, gökyüzünü yeryüzüne indirmesini ve en mahrem, en kutsal yerlerin ortalığa saçılmasını bir haksızlık olarak düşünmüş olacak ki bunu hissettiriyor. 1908'de II. Meşrutiyet'i kabul etmek zorunda kalan padişah iktidarını devrettiğinde ve harem dağıtıldığında daha bir belirginleşiyor bu durum. Örneğin genç bir İttihatçının haremin kapılarını ardına kadar açıp kadınlara 'özgürsünüz' dediğinde Safiye'den aldığı yanıt hayli ilginç oluyor: "Özgürlük kapının dışında kalsın!"
Özpetek, Safiye'nin Harem'deki halini, İtalya'ya döndüğü zaman her akşam egzotik bir gösteriye çıkıp padişahın hareminde yaşadıklarını anlatmak zorunda kalmasına yeğliyor. Harem'de yalnız padişahın olan beden ve Safiye'nin olan anılar; artık herkesin gözleri önündedir. Batı haremin anısını paraya çevirmeyi becermiştir.
Özpetek, modern kapitalist batının yarattığı insan ilişkilerini, yabancılaşan bireyleri ve bunların Türkiye'ye dayatılmasını eleştirirken "Hamam"da olduğu gibi "Harem Suare"de de 'doğu'nun 'gizemi' içinde kayboluyor. Böyle olunca; ülkeyi otuzaltı yıl zapturaptla yöneten padişah, ince ve sanatçı ruhlu, hadım edilmiş erkekler gizemli, yıllarca haremde yaşayan kadınlar 'mutlu' oluyor. Ve haremdeki kadının anlattığı öyküyle; yıllar sonra Safiye'nin anlattığı öykü bin bir gece masallarını çağrıştırsa da, koca bir tarihin anlatımından elimize yalnızca üç elma kalıyor. Biri anlatana, biri dinleyenlere, biri de...
www.evrensel.net