İnsan, ambargodan güçlü

İnsan, ambargodan güçlü

Bürokrasideki sefalete, bir de "bölücü" uygulamalar eklendi. Yardımlar çadırkentlere eşit düzeyde ulaştırılmıyor. Ama tüm bunlar Emek Çadırkenti'nde sünnet olan 14 çocuğun neşesini bozmayı başaramıyor.

İnsan, ambargodan güçlü
Fatih Polat
Depremzedelerin çocuklarının sünnet düğününe yetişmek için ulaşmaya çalıştığımız Derince'ye yaklaştığımızda, gözlerimiz yan tarafa eğilmiş apartmanlara çarpıyor önce. İçi boşaltılmış olan bu binalar, ilk halleri ile duruyor. Bırakın yeni binaların yapımı için adım atılmasını, henüz ben "Yıkıldım, yıkılıyorum" diyen binalar bile hâlâ sanki bir deprem kentine girdiğimizin kanıtı olarak öylece duruyor.
Sünnet düğününün yapılacağı Emek Çadırkenti'ni bulmak için bir süre aracımızla aynı alan içinde dönüp dolaşmamız gerekiyor.
Kökeni Sağlık Bakanı Durmuş'un MHP'sine dayanan, ancak şu anda FP'ye geçen Turgut Altınok'un başkanı olduğu Keçiören Belediyesi'nin tabelası "kimseyi" rahatsız etmemiş olacak ki dimdik ayakta duruyor. Onu geçtikten sonra, Durmuş'un hazmetmediği için geri göndermek istediği, ancak kendi ülkelerindeki depremden sonra bile burada kalarak sağlık yardımını sürdüren Yunan yardım TIR'ının yan tarafındaki Emek Çadırkenti'ne ulaşıyoruz.
Sünnet henüz başlamamış. Çadırkenti ziyaret eden Emeğin Partisi Genel Başkanı Yardımcısı Memet Kılınçaslan ile İstanbul İl Yönetimi Üyesi Seyit Aslan, ihtiyaçlarla ilgili olarak çadırkentin sorumluları Metin İlgün ve Hamza Tekçe'den bilgi alıyor. Havalar serinlemeye başladığından geceleri tek battaniyenin artık yeterli olmadğını söylüyorlar.
'Onu kurarken düşünseydiniz'
Çadırkentin tamamındaki işleyişi ve gündelik yaşamı anlayabilmek için ardından, gidişata ve ihtiyaçlara ilişkin sorularımızı yöneltiyoruz. İlk sorumuza aldığımız yanıt şöyle: "Çadırkentin oluşumundan bu yana kriz merkezlerinden herhangi bir katkı yok. Tersine, dışardan gelen yardımlarımıza el kondu. Bunun üzerine, burada kalan depremzedelerin oluşturduğu bir heyet vali ile bir görüşme yaptı. Vali, yardımcısına sevk etti. Kış yaklaştığı için burada kışlık çadıra ihtiyaç var. Buradaki çadırlar yazlık. Valilik'ten bize size ne gıda, ne de çadır var deniyor. Valiliğin, bize söylediği de, 'Size herhangi bir yardımda bulunamayız. Onu kurarken düşünseydiniz?' oluyor"
'Geciktiysek geciktik...'
Takdir edilmesi gereken bir duruma gösterilen yaklaşım, sanki adi bir suç işlenmiş gibi... "Müdahalede geciktiysek geciktik. Hemen sizin yardım mı yapmanız lazımdı yani. Yardım yapılacaksa onu da biz yaparız" anlayışı. Bu uygulamalar başından beri sürüyor. Bir gün önce Almanya'dan gelen bir yardım TIR'ındaki malzemeye el konduğu hatırlatılıyor. "Bırakın yapılan genel yardımları, bize gelen yardımlar bile bize ulaşmıyor. Yardımlar yapılırken, herhalde, 'Bu yardımlar Emek Çadırkenti'ne verilmesin' denmiyor. Ama Valiliğin mantığı bu" diyorlar.
1120 kişinin kaldığı, 3000'den fazla kişinin de günlük olarak yardım aldığı çadırkentin yaşaması için bu ambargoya son verilmesi önemli. Yani, ABD'nin kendisine rakip ve düşman gördüğü Irak gibi ülkelere uyguladığı türden bir ambargonun, deprem gibi doğrudan insanların yaşamını ilgilendiren bir durumda uygulanması, depremzedelerin de ifade ettiği gibi insanların hayatlarıyla oynamaktan başka bir şey değil.
Tüm bunların üstesinden gelen şey de, görüldüğü kadarıyla çadırkentin yönetim şekli. Burası 3000 kişiyi aşan nüfusu ile küçük bir halkçı belediye özelliğini gösteriyor. Depremzedelerin temsilcilerinden oluşan komite, hem çadırkentteki günlük işleyişin sağlıklı bir şekilde gerçekleşmesine omuz verirken, hem de uygulanan ambargonun çadırkent sakinlerinin günlük yaşamına hizmet dağıtımında yansımamasına özel bir önem veriyor. Konuştuğumuz depremzedeler de, günlük ihtiyaçlarını bugün için karşılayabildiklerini, ancak yardım akışının engellenmesinin sürmesi durumunda zor günler yaşayacaklarını söylüyorlar.
Çadırkent'in yönetimini belirleyen ve depremzelerden oluşan komitenin üyelerinden Fevzi Yıldızhan (47)'la gidişata ilişkin konuşuyoruz. Çadırkentte 1120 kişi kaldığını, yardım almak için gelenlerle birlikte 3143 kişiye hizmet verildiğini, yemekhanesinden revirine kadar tüm hizmetlerin oturduğunu ve artık depremle birlikte yaşamayı öğrenmeye başladıklarını söylüyor. Yıldızhan, insanların genellikle enkazlarının başında kalmayı tercih ettiklerini ve hâlâ hiçbir yardım göremeyenlerin olduğunu hatırlattıktan sonra, "Geçen akşam bir dedeye gittik. 4 tane yakınını kaybetmiş. Kimse gitmemiş. Biz gittik buradan. Kuru gıda götürdük; tabak, çanak, temizlik maddeleri. Nereye el atsan facia" diyor. Yıldızhan, kendilerine yardım akışının engellenmesine tepki gösterirken, "Gidip konuşuyoruz, yardım vermiyorlar. Bizim de Adapazarı'ndaki halk gibi eylem yapmamızı mı istiyorlar" diye de soruyor.
Okuyan çocuklar var...
Evlerini yitirenlere konut vermek için herhangi bir ön işlem yapılıp yapılmadığını sorduğumuzda ise Yıldızhan'ın söyledikleri şunlar: "Evleri yıkılanlar, muhtarlığa başvurdular. Ama sonu belirsiz. Bakın şurda insanlar tahtadan ev yapıyorlar. Söz verilmiş olsa, bu insan bunu yapmayacak."
Birlikte yanlarına gidiyoruz. Kısa vadede böyle bir çözüme yönelmek durumunda kalan Halil Ayvat, her depremzede gibi yaşamı tekrar inşa etme peşinde: "Ablamın üç oğlu ile bir torunu kaybettik. Enişte için kışa hazırlık yapıyoruz. Okuyan çocukları var."
Ardından, çadırkent yönetiminin kendilerine çıkardığı kâğıtlar ve tencereleriyle yemek kuyruğunda bekleyenlerle konuşuyoruz. Sıradaki bir yaşlı amca ile Mahmut Öner (67) sohbet ediyoruz. Depremde yakınlarından 7 kişiyi yitirdiğini, evinde çatlaklar olduğunu söylüyor. "Gelip baktılar, bir daha zelzele olursa gidebilir dediler" diyor. Günlerinin burada nasıl geçtiğini sorduğumuzda, "Burada iyi. Ama aşağılara git, hepten fena. Allah razı olsun" diyor.
Buradan sonra da sıra tuvaletlerde. 10 tane tuvalet, 6 tane duş var. Ve burada, herhangi bir salgının önüne geçmek için 'her şeyin başı sağlık' anlayışı temel bir paralo kabul edildiği için tuvalet ve duşların temizliği de dikkati çekiyor.
Oradan revire geçiyoruz. Biz geldiğimizde yaşlı bir depremzedenin tansiyon ölçümü yapılıyor. Revir sorumlusu Devrim Büyükacaroğlu Ankara Üniversitesi Eczacılık Fakültesi mezunu. İlk günden beri burada. Büyükacaroğlu, "Bizim burada İl Sağlık Müdürlüğü'nden daha fazla ilacımız var" dedikten sonra, zamanla belli ilaçlarda sıkıntı başgösterdiğini söylüyor ve yardımların dağıtımında ambargo anlamına gelen bürokratik engellemelere dikkat çekiyor:
"Çocuklarda kaçınılmaz olarak çadırda yaşamaktan kaynaklı, soğuk algınlığı vb. hastalıklar oluyor. İlk 15 gün gönüllü doktorlar çok iyi hizmet verdiler. Ancak şimdi hafta içi doktor sıkıntımız var. Bunun için İl Sağlık Müdürlüğü'ne başvurduk. Bize samimi davrandılar ve 1 doktor gönderme sözü verdiler. Ama doktor hâlâ gönderilmedi. Depremin hemen sonrasında, İstanbul Eczacılar Odası burada bir depo kurdu. Burdaki tüm çadırkentler buradan rahatlıkla ilaç temin edebiliyorduk. Daha sonra bir defa gittiğimizde artık bu sistemin değiştiğini, artık Sağlık Bakanlığı'ndan imza almak gerektiğini, Sağlık Bakanlığı açısından da ancak bildikleri, ancak sağlık birimlerinin tanıdıkları çadırkentler açısından söz konusu olduğu söylendi. Sağlık Müdürlüğü'nden alıyorsun imzanı. Daha sonra Valilik Kriz Masası'nda imzanı alıyorsun. Ondan sonra depoya gidiyorsun, ilaç varsa alıyorsun. Biz bu işlemi bir kez denedik. Depoya bizzat kendim girdim. Hiç ilaç yok. Özellikle çocuk şurubu, ağrı kesici, antibiyotik hiç kalmamıştı. Halen ilaç olmadığı da çok açık zaten. Çünkü hemen aşağıda Derince Sağlık Ocağı var. Kâğıt asmışlar, 'İlaç yoktur elimizde' diye. Ve oradaki doktorlar, ilaç yazdıkları hastaya, 'Reçetenizi alın, Emek Çadırkenti'ne gidin. Oradan ilaçlarınızı temin edebilirsiniz' diyor. Orası devletin sağlık ocağı. Gelen bu kadar ilaç nereye gidiyor belli değil."
Doktora acil ihtiyaç var
Büyükacaroğlu'na, çadırkentin üst tarafındaki Yunan yardım TIR'ını soruyoruz. Sağlık Bakanı Durmuş'un hazmetmediği Yunan TIR'ının buraya 17 ton ilaç getirdiği, Almanya'dan gelen TIR'dan da çok ilaç yardımı yapıldığını hatırlatıyor. Yunan TIR'ının kendi ülkelerinde gerçekleşen depremden sonra dahi, geri dönmediğini ve burada hem hastane, hem de ilaç olarak yardım yapmayı sürdürdüğünü söylüyor."
Revir sorumlusu Büyükacaroğlu, kendilerinin başından beri İl Sağlık Müdürlüğü'nü dışlayan bir tutum içinde olmadıklarını, ancak doktor ve ilaç ihtiyaçlarının karşılanmadığını söylüyor. Büyükacaroğlu, depremin giderlerini karşılamak için vergi uygulamasına başvuralacağının açıklanmasının ardından, ilk günlerde bir yağmur gibi gelen gönüllü yardımların da ciddi anlamda kesildiğine dikkati çekiyor.
Başka bir kaynaktan araştırdığımızda, gelen bütün sağlık yardımlarının askeriyeye bağlı olan İnterteks'te biriktiğini, buraya araçların giriş çıkış yaptığını, ancak nereye gittiğinin bilinmediğini öğreniyoruz. Yardımların dağıtımındaki 'bölücü' anlayış, halkın sağlığı ile oynamak anlamına gelebilecek böylesi bir alanda bile kendini hissettirebiliyor.
Oldu da bitti maşallah!
Çadırkentin işleyişi ile ilgili gözlemlerimizin ardından çocukların sünnet olmaya başladıkları bölüme gidiyoruz. Yaşları üç ile 10 arasında değişen 14 çocuk sünnet olacak. Sünnetlik kıyafetleri ile sıra bekliyorlar. Doktor ve hemşireler, hijyenik koşullara özel bir önem veriyorlar. Sünnet olmak için, anneleri ve babaları ile sırada bekleyenlerle konuşuyoruz. Birine teybi uzatıyoruz: "Sıra sana geliyor, korkuyor musun?" Annesi çocuğunun başını okşayarak, "Korkmuyorum desene oğlum" diyor. Çocuk, önce başını hafif kaldırıp annesine bakıyor, ardından dudaklarını bükerek biraz mahcup bir ifade ile bize dönerek çevredekilerin duyamayacağı bir ses tonu ile "Korkuyorum" diyor. Kimisi parmağını ağzına götürüp, yüzümüze bakıyor, ama sorumuzu da yanıtlamıyor. Sünnet olmayı bekleyen üç kardeş, Yavuz Öksüz (10),Yunus Öksüz (8), Sinan Öksüz (6) de babaları ile bekliyor. Babaları Rüstem Öksüz (35) çadırkentteki hayatı sorduğumuzda, "Bunlar çok temiz insanlar. Bugüne kadar neye ihtiyacımız olduysa yerine getirdiler. Bir dediğimizi, iki etmediler" diyor.
Sünnet olan çocuklar buradan, anne ve babaları tarafından kendileri için hazırlanan Palyaço'nun bulunduğu bölümde kendilerine ayrılan ve balonlarla süslenmiş yataklarında yerlerini alıyorlar. "Oldu da bitti maşallah"ların eşliğinde hediyelerini palyaçoların elinden alıyorlar. Hepsine çukulata... İki palyaçonun oyunları eşliğinde eğlenen çocuklar daha sonra, Şair-Yazar Sennur Sezer ile Yazar Adnan Özyalçıner'in kendileri için getirdiği kitaplarla seviniyorlar. Sezer ve Özyalçıner'den onlara hediye ettiği renkli çocuk kitaplarını alanlar, sevinç içinde hemen sayfalarını karıştırmaya koyuluyor. Ambargo onların kahkahalarını engellemeyi başaramıyor. Kendileri için ayrılan özel bölümde oyunlar oynayan çocuklar objektifi doğrulttuğumuzda, depremin yarattığı tüm acılar sanki hiç yaşanmamış gibiler. Beni de çek amca, beni de çek...
İnsan ambargodan daha güçlü. Çadırkentten ayrılırken onları ellerindeki çocuk kitaplarının arasında dolaşırken bırakıyoruz. Dolaştığımız İzmit'te, herhangi bir hırsızlık olayına karşı binalarının önünde çadır kurmuş olanlara rastlıyoruz. Sokuldukları her türlü çaresizliğe rağmen yaşama tutunuyorlar.
www.evrensel.net