Hiç değilse hayallerimizi kuru kuralım

Hiç değilse hayallerimizi kuru kuralım

"Yıkım, korku, sefaletin yanında, deprem bize bir de özgürlük getirdi. Eskiden bu saate kadar oturamazdık. Bir kere kazandık hakkımızı, bir daha geri verir miyiz?"

Hiç değilse hayallerimizi kuru kuralım
Rojda İldan
Beş-altı yıl önce, karlı yollardan geçerek geldiler Adapazarı'na. Kimi kendi istedi gelmeyi, kimi saçından sürüklene sürüklene getirildi. İzmit'in kenar mahallelerinden birine, Harman Mahallesi'ne yerleştiler daha sonra. Depremden sonra Emek Çadırları'nda buluştular, tanıştılar, kaynaştılar. Depremin ardından yaralarını kendi kendine saran, acıları paylaşarak gülüşlere dönüştürebilmeyi beceren kadınlar onlar.
Adapazarı Emek Reviri'nin önünde karşılaştık onlarla. On beş yirmi kadın hemşireleriyle konuşuyorlardı. Onlara, yarı Türkçe yarı Kürtçe: "Siz bizler için geldiniz. En ufak bir şeyde buradasınız. İçinizden hiç kimse, bu zengin bu fakir, bu Türk, bu Kürt demiyor. Hepimize bakıyorsunuz. Sizde ayrımcılık yok. Her akşam bizim için buradasanız, en ufak bir şeyde hemen geliyoruz, muayene oluyoruz. İlacımızı alıyoruz" diyorlar. Bir ekmek için girdikleri bitmek bilmez kuyruklar, yağmur yağdığında tepelerinden inen sular, batıp çıktıkları çamurlar... Biri sesleniyor "Bize o çadırları verenler insan saymıyorlar mı?"
Bir ev, bir de çocuklara okul
6 çocuklu Gülistan Tudu'nun anlattıklarını tercümanlar aracılığıyla anlayabiliyoruz. Çünkü Muş'tan buraya geleli 11 yıl olmasına rağmen, inat etmiş Türkçe konuşmuyor. Her gece yatarken kışın ne yapacağını, üç çocuğunu nasıl okula göndereceğini düşünüyormuş. Konuşma sırası sandalye dizilişine göre, sıra Binnaz Civa'da. Civa'nın dertleri de aynı aslında. Çocukların gideceği okul, onları kıştan koruyacak bir çatı, para kazanılacak bir iş... Ama şimdi belirsizlik hakim.
"Kadındır çocuğu düşünen hep" diyor. Kocası bu yıl çocukları okula göndermeyecekmiş. O ise inatla, "Ne yapar eder okuturum çocuklarımı. Beni okutmadılar çünkü."'Artık düş kurmuyorum'
Civa'dan sonra sırayla konuşmaktan vazgeçiyor kadınlar. Hepsinin derdi ortak, onlara konuşacak bir şey kalmıyor çünkü. Hepsi bir ağızdan söyleniyorlar, böyle bir yaşamı onlara layık gören yöneticilere. Kebahan; iki çocuğu için daha iyi bir gelecek istediği için, kocasını İzmit'e yerleşmeye ikna eden Kebahan bu. Altı yıl önce Kars'tan gelmiş. "İş vardır, karnımız doyar, orada bir geleceğimiz olur. Çocuklar perişan olmaz diye geldik" diyor.
Biri 11, biri 7 yaşında iki oğul annesi olan ve üçüncü çocuğunu bekleyen Kebahan'ın hayatında göçten sonra bir şey değişmemiş. 16'sında doğurmuş ilk çocuğunu ve o günün üzerinden düşlerini yok eden on yıl geçmiş. "Hamile kadınlar yeni doğan çocukları için düşler kurar, onlar için ne yapacaklarını konuşurlar" diyor Kebahan, artık düş kurmadığını da söylüyor. Öncekiler gerçekleşmemiş çünkü.
İzmit'e yürüyeceğim...
Kadınlar dertlerini anlatırken, kampın neşe kaynağı gülerek geliyor. 60 yıllık hayatında bir sürü deprem yaşayan bir kadın, Hacer Teyze. "Sokakta kalmışık, ev yok, bir şey yok. Ekmek elden su gölden yaşıyok gidiyok, daha ne istiyek işte" diyor. Kahkahalar arasında, "bir koca istediğini" de ekliyor, yarı şaka, yarı ciddi. "Mümkünse parası çok, ömrü kısa olsun"! Bir hüzünleniyor, bir kızıyor, bir seviniyor Hacer Teyze. İç çekiyor, "Kim bilirdi ki, gazeteye çıkacağımızı, çadırlarda yaşayacağımızı?"
Hacer Teyze ile konuşurken genç kızların kendi aralarındaki konuşmaları geliyor kulağımıza, "Biz de ayrı bir toplantı yapalım. Bizim dertlerimiz az mı sanki." Kızlara dönüyoruz hemen. Birçok genç kız mısır tarlasında çalışıyor. Ne zaman işi bırakacakları ise o günkü çalışma hızlarına bağlı oluyor. Kamyon dolana dek çalışıyorlar her gün. Depremden önce günlükleri üç milyon imiş, depremden sonra beş milyon olacağı söylentisi gelmiş kulaklarına; ne kadar doğru bilmiyorlar. Genç kızlardan Melek anlatıyor tarlayı; "Yağmur yağdığında çamur içinde kalıyoruz, yağmurluğumuz çizmemiz yok. Sırılsıklam oluyoruz. Ev de yok yıkanamıyoruz" diyorlar.
Bir yağmurluk bir çizme
Tek sorunları tarlada çalışmak değil kızların. Düşlerini gerçekleştirmek istiyor onlar, düşlerinin annelerinin ki gibi solup gitmemesini istiyorlar. Erkek kardeşleri gibi okula gitmek, onlar gibi öğretmen, doktor olabilmek istiyorlar. "Kızlar okuyamaz, kızlar dolaşamaz, kızlar istedikleri yerde çalışamaz, eee kızlar ne yapsın o zaman" diye soruyorlar. İçlerinden bazıları zorla, babalarıyla inatlaşarak okumuşlar üçe beşe kadar. "Sadece okuma konusunda değil bütün konularda böyle. Erkek istediğini yapabilir ama kızlar yapamaz. Çarşı yıkıldı, ama eskiden gitmek isteyince kızıyorlardı. Şuradan şuraya bir adım atmaya izin vermiyorlar" diyorlar. Depremin getirdiklerini soruyoruz "Yıkım, sefalet, korku" diyorlar sonra ekliyorlar yine neşelenerek "Aslında deprem bize bir de özgürlük getirdi. Eskiden bu saate kada oturup da konuşmazdık. Şimdi bunu yapıyoruz" diyorlar.
Gelecekten beklentilerini soruyoruz. "Okumak, sadece okumak. O da bir insanlık hakkı değil midir?" diyorlar. Sabah saat dörtte kalkıp tarlaya gideceği halde, saat 01.00'de bizimle konuşmak isteyen Melek, "Bunlar haktır yavaş yavaş mücadeleyle kazanılır. Yağmur ve çizmemiz olsun ki, hiç değilse hayalimizi kuru kuralım".
www.evrensel.net