Depremden sağ kurtuldular ama...

Depremden sağ kurtuldular ama...

Onlar, depremin İstanbul Avcılar'da yakaladıklarından. 'O akşam'ın kötü hatırası hâlâ canlı belleklerinde. Gümüşpala Mahallesi sakinleri, bugünlerde Küçükçekmece gölü kıyılarındaki çadırkentte barınmaya çalışıyorlar.

Depremden sağ kurtuldular ama...
Serpil İlgün
Yaşamları boyunca unutamayacakları o bitmez 45 saniyeden sonra canlarını kurtarabildiler. Ama evleri ve işyerleri büyük hasar gördü. Avcılar'daki depremden etkilenenlerin önemli bir bölümü, Küçükçekmece gölü kıyılarında kurulan çadır ya da derme çatma barakalarda yaşam mücadelesi veriyor. Evlerinde ciddi hasarlar oluşan ve depremin ilk gününden itibaren göl kenarında barınmaya çalışan Avcılar Gümüşpala Mahallesi sakinleri, yeniden deprem olacağı tedirginliğini yaşarken, okulların açılması, yaklaşan kış mevsimi ve artan ev kiraları kaygılarını artırıyor.
Göl kenarındaki kurumuş otlarla kaplı toprak zemin üzerinde oldukça geniş bir alana yayılan 150 kadar çadıra yardımlar, depremin ikinci haftasından itibaren İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nce yapılıyor. Dört gün önce getirilen birer prefabrik tuvalet ihtiyaca yetmiyor, duş ihtiyacı karşılanamıyor. Erkek ve kadınların bir bölümünün ya işlerine, ya evlerinden eşya çıkarmaya ya da ilçede hasar tespiti yapan görevlilerin kendi yapılarını da kontrol etmelerini sağlamak amacıyla 'görevli aramaya' çıktıklarını öğreniyoruz. Geri kalanların çoğu, güneşli ve sıcak havanın da etkisiyle, çadır önlerinde sohbet ediyor. Sohbetlerinin değişmeyen ana konusu deprem.
Kapıcılar nasıl kaçsın?
Çadırının gölgesine oturmuş, elindeki uzun çamaşır ipine, ayak parmakları arasına aldığı küçük bir tahta yardımıyla oldukça hızlı hareketlerle düğümler atan yaşlı kadına yaklaşıyoruz. 60 yaşındaki Zinnet Soysal, önce depremden çok etkilendiğini söylüyor. Kirada oturdukları evlerinde çatlaklar oluşmuş ve hasar tespiti için yaptıkları başvuru henüz değerlendirilmemiş. "Korkuyorum. Çatlak matlak olmasa da beni burdan kaldıramazlar" diyen Soysal, öfkeyle müteahhitleri suçluyor. Ve en çok kapıcılar için üzülüyor: "Yazık. Onlar insan değil mi? Hem bütün işlerini yaptırıyorlar, hem de yerin altına koyuyorlar. Biz kaçabiliyoruz ama onlar o yerin altından nasıl kaçsınlar."
Böyle bir şey görmedim
Konuşurken 40 yıldır ördüğünü söylediği kale ağı işine ara vermiyor. "Bu ortamda ve bu yaşınızda yine de çalışıyorsunuz" gibi övgülü sözlerimizle ilgilenmiyor bile. Çünkü alınteri en kutsal değerlerden. Çünkü alınterinden elde ettikleri kadar huzurlu bir şey yok dünyada. Bu yüzden de dışarda çalışmasına izin verilmemişse bile 'evimde nasıl bir şeyler üretirim, neleri yapabilirim' diye kafa yormuş hep. "Elim kolum tuttuğu müddetçe de yaparım" diyor. Çadırda, oğulları, gelinleri ve torunlarıyla birlikte toplam 15 kişi kalıyorlar. Komşularının birçoğunun, yakınlarının yanına ya da memleketlerine gittiğini anlatıyor. Söz yeniden korkuya geliyor. Üç gün önce çadırkente geldiğini duyduğu bir psikoloğa görünmek üzere okul bahçesine gittiğini, ancak sırasını beklerken vazgeçtiğini aktarıyor. Ama beklemeyip, döndüğüne pişman. "Bu yaşıma geldim, böyle şey görmedim. Yer altımızdan kayıyordu. Beni burdan kaldıramazlar" sözlerini yineleyip duruyor Soysal.
Mecburiyetten gelmiştik İstanbul'a
Zinnet teyzeyle konuşurken özürlü çocuğuyla yanımıza gelen dört çocuk annesi Necmiye Türkmen de, evleri yıkılmasa bile oturulmayacak durumda olan depremzedelerden. Üç ay önce 80 milyon lira kira karşılığı taşındıkları sekiz katlı apartmanda deprem gecesi yaşadıklarını yaşamı boyunca unutamayacağını söyleyen Türkmen, geceleri uyuyamadıklarını aktarıyor.
Üç yıl önce Van'dan İstanbul'a göç eden Türkmen ailesinin, borç paralarla yine Avcılar'daki bir apartmanın bodrum katında iki ay önce kurdukları küçük tekstil atölyesinin makinaları da, deprem nedeniyle patlayan tuvalet borusunun pis suları altında kalmış. "İstanbul'a mecburiyetten gelmişiz. Şimdi her şeyimiz suyun altında kaldı. Eşim gidiyor, atölyenin kapısı önünde oturuyor. Ne yapsın. Her şey kırıldı, döküldü. Çalışacaktı ki borçları ödesin. Ev kira, dükkân kira, ne yapacağımızı bilemiyoruz" diyen Necmiye Türkmen'i de, çocuklarının okul durumu ve yaklaşan kış mevsimi kaygılandırıyor. "Herkes yaşadı, gördü. Devlet bizim devletimiz değilmiş. Öyle olsaydı bu felaket zamanında yanımızda olurdu. Hani nerde?" diye soran Türkmen, memleketlerine geri dönmeyi de düşündüklerini aktarıyor.
'Siz bilirsiniz, deprem olacak mı?'
Kamptaki kimi çadırlar dağınıkken, kimileri çadır sahiplerinin titizliğini yansıtıyor. Öyle ki, evlerden çıkartılan kanepe ya da minderlere beyaz işlemeli örtüler bile örtülmüş. Çadır üstleri naylonlarla sağlamlaştırılırken, etrafları da, yağmurla oluşan çamurun çadırı etkilemesini önlemek amacıyla, tahtalarla sarılmış.
İtinayla düzenlediği çadırının gölgesinde oturan Sabahat Koray'a yaklaşıyoruz. Koray'ın da Karayolları Caddesi'nde bulunan ve beş ay önce taşındıkları evi çatlamış. "Avcılar'ın deprem açısından güvenli bir yer olmadığını basından öğrenmiştim. Ancak annem tek başına oturuyordu. Onu yalnız bırakmak istemediğimizden taşındık" diyen Koray, binalarına oturulabilir raporu verilse de Avcılar'da kalamayacağını söylüyor. Deprem korkusunun sürdüğünü ve ruh sağlığının bozulduğunu belirten Koray, "Ülkemizde insana değer verilmiyor. Denetim yok. İnsanları kaybettikten sonra şu olmalıydı, bu yapılmalıydı deniyor. Her felaket sonrasında aynı şeyleri tekrarlayıp duruyorlar. Gerçek olan şu, Türkiye'de hepimiz tesadüfen yaşıyoruz" diyor.
Artık burada oturmak istemiyoruz
Göl kenarında bulunan Avcılar Alsancak İlköğretim Okulu bahçesindeyiz. Orta yerdeki çadır önünde sohbet eden ve birbirlerini burada tanıyan Giresunlu, Tekirdağlı, Bursalı ve Erzurumlu dört yaşlı kadın, okul müdürünün, bahçeye kurulan 20 kadar çadırda barınan depremzedelere bahçeyi terk etmeleri için okullar açılana kadar süre tanıdığını anlatıyor. Dördü de ilk kez yaşadıkları depremin etkisini atlatamamış. Sorularımız, 'Siz bilirsiniz. Deprem bir daha ne zaman olacak? Televizyon söylemiş. 17 gün sonra yine deprem olacakmış, doğru mu? Siz evinize giriyor musunuz?' gibi sorularla karşılanıyor. Erzurumlu 80 yaşındaki Zayide Tuğul, Kürtçe-Türkçe karışımı sözlerle, 17 Ağustos'tan bu yana depremle yatıp, depremle kalktıklarını anlatıyor. Depremde yaralanan inşaat işçisi oğlunun yanında kalan Zayide Teyze, "Oğlum çalışırdı, ama beş nüfusa yetişemezdi. Şimdi de yaralandı. Ne üstte var ne başta. Ne yapacağız?" derken, kırışmış gözlerinden yaşlar süzülmeye başlıyor. "Kış gelecek, bu çoluk çocuğun hali ne olacak? Para yok, pul yok. Hangi kovuğa gireceğiz?" diyen Zayide Teyze de artık Avcılar da oturmak istemediklerini söylüyor.
'Hepsine lanet okuyorum'
Okuldan çıkarak, çadırkenti dolaşmaya devam ediyoruz. Eski battaniyelerden kurdukları küçük çadır önünde bulaşık yıkayan üç çocuk annesi Melahat Durmuş, depremde amcası ve yengesini kaybettiklerini, yine Avcılar'daki marketlerinin ve beş yıl önce satın aldıkları evlerinin de yıkılmak üzere olduğunu anlatıyor. "Her şeyimiz gitti. Devletin umurunda mı? Hepsi insanlıktan çıkmış. Seçim zamanı oy dilenmesini biliyorlar. Şimdi biri gelip de yüzümüze bakmıyor. Haliniz nedir diye sormuyor. Hepsine lanet okuyorum" diyen Durmuş, uykudan uyanarak ağlamaya başlayan üç yaşındaki kızıyla ilgilenmek üzere, bulaşıklarını bırakarak barakasına giriyor.
Ne olur bir imdat...
Dolaşmaya devam ederken, yanımıza yaklaşan küçük bir oğlan çocuğunun "Nenemin yanına da gelin" çağrısına uyarak, Büyükşehir Belediyesi'ne ait küçük organizasyon çadırının hemen yanındaki yine bezlerden yapılmış çadır önünde kucağında küçük bir çocukla oturan yaşlı kadına yaklaşıyoruz. Kucağında şuursuzca yatan altı yaşındaki Kübra için yardım isteyen 60 yaşındaki Sanem Şafak, beyin tümörü geçiren Kübra'nın felçli kaldığını anlatarak, "Ne olur, bu çocuğumuza bir imdat yapsınlar. Kime söylediysek bakmadılar. Biz yine kendimizi idare ederiz. Ama çocuğa bakamıyoruz" diyor. Kübra için doktorların ilaçtan çok fizik tedavi önerdiklerini söyleyen yaşlı kadının feryatları, etrafımıza çadırkent sakinlerini topluyor. "Kime yardım ettiler ki sana da etsinler teyze", "Fakir fukaranın derdine koşmazlar teyze, boşuna nefes tüketme" sesleri yükseliyor kalabalıktan. Başka bir yaşlı kadın, kulağımıza, "Karnım yarık, kulağım duymuyor, gözüm görmüyor, bana bir yardım" sözlerini birbiri ardına tekrarlayıp duruyor. Kalabalık, ekmek ve su dağıtımının başlayacağını duyuran anonsla birlikte dağılıyor. Sanem Şafak, kucağında Kübrasıyla başbaşa kalıyor yine.
Hava kararmaya başlıyor. Sesler azalıyor. Küçükçekmece'deki çadırlarda, kaygı ve belirsizliklerle dolu bir gün daha geride kalıyor.
www.evrensel.net