‘Bizim gerçeküstü dünyamız daha gerçek’

‘Bizim gerçeküstü dünyamız daha gerçek’

Dizi izlemeye yekten karşı çıkmak, “aman efendim ben dizi izlemem” diye kasılmak gibi bir huyum yoktur. Lakin dizi takip etme hali bende pek zor gelişir. Açıkça söyleyeyim Leyla ile Mecnun’u yaz sezonundaki tekrarlarında keşfedebildim ve hemen müptelası oldum. Anladım ki meğer Leyla ile Mecnun rüzgârı çoktan esmeye b

Ayşen Güven

1535’de Fuzuli’nin bir mesnevi şeklinde kaleme aldığı efsanevi aşk hikayesi Leyla ile Mecnun’u böyle absürt ve hatta biraz fantastik üstelik bir İstanbul mahallesinde düşünür müydünüz? Bence hayal dünyanızının sınırlarını zorlamanın tam zamanı! Bir işin içinden çıkamadınız mı? Hop ‘Aksakallı Dede’. Gerçek bir dost mu arıyorsunuz? Potansiyel işsiz, piyanist şantör kıyafetleriyle ‘İsmail Abi’ yanı başınızda. Hırsızdan korkar mısınız? Sadece LCD’lere sahip çıkın, çünkü buradaki Yavuz Hırsız değil, ‘Hırsız Yavuz’. Ay pisss ‘Erdal Bakkal’ı anmasam olmaz.

Olağanüstü unsurlarla bezenmiş bu dizideki hikayelerin hepsi birbirinden sahici aslında. Yani bu dizideki tüm kurum, kuruluş ve karakterler hayal ürünü değil ama sizin ufkunuzun vardığınca gerçektir. O kavuşamayınca aşk olan hikayelerden Leyla ile Mecnun’nun bu aralar estirdiği rüzgar size ulaşmadı mı? Penceriyi azıcık aralayın derim.
Zira derdini öyle ince ince işlemiş, klasik bir aşk hikayesini bu kadar zekice kurgulayıp içine dünyaları sığdırmış bir senarist, benim için tam peşine düşülmelikti. Karşımda böyle hayatı kavrayan, anlayan bir senarist görmek beni, emin olun, ne kadar genç olduğunu (25 yaşında) öğrendiğim zamanki kadar şaşırtmadı. Velhasıl, Burak Aksak muhabbet ben muhabbet, lafın sonuna biraz zor geldik. Muhabbetten size layık bulduklarım için, hiç sapmayın aynen buradan devam...


Diziyi izlediğimde ‘senaristi kimdir’ merakına düştüm. Adını ilk kez duymam benim cahilliğim olsun da sinema, televizyon ya da edebiyat alanında daha önce çalışmaların var mıydı?
Yazmak hep vardı. Ama önümde böyle bir proje yoktu. Kuzenimle, TRT’ye ‘Ramazan Güzeldir’ diye bir program yapmıştık. Televizyon işleri öyle başladı. Daha sonra kurban bayramı için benzer bir şey çektik. Aslında orada da yine böyle absürd kafalar vardı. Onlar konsept dışı ve kısa süreli olduğu için bu kadar duyulmadı diyebiliriz. Kısa filmlerimiz var. Çekiyoruz, yanılıyoruz, nasıl oluyor diye bakıyor, öğrenmeye çalışıyoruz. Şimdi de Leyla ile Mecnun başladı. Bu defa işin senaryo tarafını öğrenmeye çalışıyorum.

Edebiyatla aranın iyi olduğunu dizinin senaryosundan anlıyoruz. Peki öykü ya da roman yazarlığıyla aran nasıl?
Yazıyorum. İçime sinen öykülerim de var. Hatta, birkaç öykümü birleştirsem, güzel bir film çıkar diye düşünüp bir film senaryosu da hazırladım. Tadı kaçmasın, filme saklayayım istediğimden o öyküleri sağda solda yayınlayamıyorum. Elbette edebiyat farklı bir şeydir, sinema bambaşka ama açıkçası ben yazdığım her şeyi görsel olarak düşünüyorum. O sahneleri yazarken de öyle, her cümleyi bir film karesi gibi de düşünüyorum.

Sinema kafası baskın yani…
Biraz öyle galiba. Çok fazla izliyoruz, çok fazla okuyoruz, bunların etkisi zannedersem.

AMACIMIZ SÖZ SÖYLEMEK DEĞİL, SORGULAMAK

Başbakan’ın ‘Hedef 2023’ sloganına göndermeli bir geleceğe gidiş bölümü hatırlıyorum mesela; pek keyifliydi. Dizinin içerisinde, böyle incelikle işlenmiş göndermeler, espriler, o kadar çok ki...  Bazen kaçırıyorsun, tekrarını falan izlediğinde anlıyorsun. İlla bir şeyler söylemeliyim diye mi düşünüyorsunuz?
Nasıl bir gönderme yapmışım, ben de bazen tekrarını izleyince anlıyorum. Bir hikâye kuruyorsunuz ve öyle bir yer geliyor ki, sizin canınızı sıkan başka bir mesele de var. Ve tam yeri gelmiş oluyor, orada kullanayım diyorsunuz. İlla canınızı sıkması da gerekmez, kafanızın almadığı, ‘niye bu böyle ki’ dediğiniz her şey için geçerli. Aslında biz diziyi yaparken amacımız bir söz söylemek değil, sorgulamak.

SANKİ GERÇEK HAYATTA SİGARA, İÇKİ YOK

RTÜK’le ilgili göndermeler çok karşılık buldu sanırım. Sigara yerine, dertlenince sakız çiğ-neme esprisi gündelik hayata baya baya girdi.
Hepimizin en büyük belası RTÜK. Sırf bu nedenle insan yazarken iki kez bazen üç kez düşünüyor. Bu sefer de bir alışılma durumu oluyor ki; mesela oyuncular oynuyor ama sanki hiç öyle bir dünya yok. Sanki gerçek hayatta sigara yok, içki diye bir şey yok... Kimi diziler ‘bip’le falan argoyu kullanıyor da kimileri, kullanmamak için ağızlardan argo sözcük çıkarmıyor. Mesela bizim gerçeküstü bir dünyamız var ya. Böyle aksakallı dede falan... Ama aslına bakarsanız, onlardan çok daha gerçeğiz. Sokağın içindeyiz, hayatın farklı yanlarına bakıyoruz. En azından bunlar nasıl bir dünyada yaşıyor diye sorabiliyoruz. Düşündük, bu adam epik, bu adam efkârlı, bu adam kızı düşünüyor. Ne yapar o zaman? Sigara içmesi lazım, hıı sakız dedik. Sarhoş olması lazım, ee o zaman meyve... İşte fazla meyve de kafa yapabiliyor. Yeni sezonda birkaç bölümde var böyle sahneler ama daha sonra keseceğiz. Tadında bırakmayı deneyeceğiz.

Leyla ile Mecnun’un sinema filmi de olacağı konuşuluyor. Doğru mudur?
Kafamızda var ama henüz hiçbir şey net değil. Dizi uzun soluklu devam eder mi, yoksa kısa sürede biter mi, hiç bilmiyoruz. Pek de düşünmüyoruz diyebilirim. Çünkü, düşünmeye başlarsak, içimize de sinerse “hadi yapıyoruz” deriz. Şimdi kenarda o iş.

GÖNDERME, BİNDİRME YOK

Senaryoda şiirlere, filmlere, klasik edebiyat eserlerine zekice paslar var. Kimilerine de eleştiriler… Bu da mı akışında denk geliyor?
Yavuz ve Zeynep’in karşılaştığı bölüm vardı. Sahilde gözleri görmeyen bir kız var ve bu Hırsız Yavuz onunla diyalog kuracak. Sahil, martı, deniz derken aklıma Sait Faik’in bir öyküsü geldi. Zeynep’in gözleri görmediği için annesi ona kitap okurmuş. Annesi öldükten sonra kimse ona kitap okumamış. İşte artık ona Yavuz okusun dedim. Her defasında düşünüyorum, acaba Yavuz, Zeynep’e bu bölümde hangi kitabı okusa? Ve inanılmaz keyif alıyorum onların repliklerini yazarken. Yani “şunu kullanalım, burada şu filme gönderme yapalım, bu şaire selam çakalım” gibi bir şey değil. Gönderme, bindirme yok. Sevmediğimiz şeye sevmiyoruz diyoruz. Diğer yandan, sevdiğimiz bir hikâyeyi, bir dizeyi, bir romanı içinde geçirmek daha sonra diziyi izlerken duymak da, mutlu ediyor.

AZ KAZANALIM AMA İNSANİ KOŞULLARDA ÇALIŞALIM

Televizyon dünyası için neler düşünüyorsun? Dizilerin süresi, çalışma koşulları... Sonuçta seti de, arkasını da biliyorsun.
Başka başka setlerde çalışan arkadaşlarımız var. Yalvarıyor yapımcıya “beni öldürseniz artık da diziden çıksam” diye. O kadar saat çalışınca tabii; kavga, dövüş, gürültü insanların dayanma çıtası düşüyor. O stresi, çok büyük sorunlar olmasa bile yorgunluğu görüyorsunuz. Elbette üzülüyorsunuz. Ne olursa olsun; daha az kazanalım ama insani koşullarda çalışalım.

Sinema filmi yolda gibi onu anladık. Televizyon işleri devam edecek mi var mı herhangi bir yeni proje?
Kafamda çok ileriye doğru planlar yok. Ama bu iş bittikten sonra, param bitene kadar bir dizi senaryosu yazmam herhalde. Bu diziyi yaparken bir yandan teklifler geliyor. “Şunu da yazar mısın?” diyorlar. Anlamlandıramıyorum. Ben bir bölümü 3-5 günde ancak yazabiliyorum. Bazen iş yetişmiyor neredeyse. İkinciyi nasıl yazabilirim ki?

BİZ KOMİK ANLATTIĞIMIZ İÇİN KOMİK

Bu kadar hikayeyi nasıl, nerelerden biriktirdin? Mahallen mi, çevren mi, okudukların mı yardımcı oldu?
İnsan ilişkisi diyemem, çünkü aşırı asosyal bir insandım. Bir dönem fazla evden çıkmadım. Bakkal-ev arasında gidiyordum. Belki okumak, belki biriyle konuşurken bir şeyler almak, anlamaya çalışmak... Çok fazla kimseyle ilişkim yoktu ama olanlarla da boş değildi. Yaşadığımız, çok ciddiye aldığımız şeyler de komik aslında. Önemli olan biraz da nasıl anlattığınız. Onur Abi’yle en başında konuştuğumuz anlattığımız hikayelerin biz komik anlattığımız için komik olması gerektiğiydi. Yoksa Leyla ile Mecnun çok hüzünlü olur. Mesela bir sahnede, Mecnun çiçekçiye gider. 20 liralık bir tane gül vardır. Çiçekçiyle pazarlık yapar. Çünkü bütün parası o kadardır. Kızın evine gider. Arda güllerle Leyla yazmıştır. O elinde bir dal gülle kalır. Çok hüzünlü bir sahnedir ama bizde çok komik oldu.

Acılı aşk dizilerine ağlamaktan izleyici helak olmuştu. Aşkın yüz güldüren, eğlenceli, mutlu yanlarını anlatan bir dizi olması bakımından da alternatif oldu galiba.
Evet. Tamam, aşkın kendisi acı bir durum da, sonuçta orda bir birliktelik de anlatıyorsanız o zaman biraz da meşki göstermelisiniz. İşin içine aşk girince biraz acıtıyor. Ondan sonra biz yine meşkimize kaldığımız yerden devam ediyoruz. Bundan sonra da böyle aşklı meşkli gidecek.


İSMAİL ABİ İÇİN YAZDIKLARIMI BAZEN BEN BİLE OKUYAMIYORUM

İsmail Abi’nin parlak, renkli takım elbiselerini sen senaryoda mı giydirdin yoksa o abuk subuk tavırlarıyla beraber yolda icat ettiğiniz şeyler mi bunlar? Tabii bir de anlaşılmaz konuşmaları...
İlk çıkış noktası, bu adam işsiz-güçsüz. İsmail Abi kadar olmasa da bizde de öyle adamlar vardır ya. Onları konuşurken çıktı. Sonra tavırların dozu artmaya, daha parlak giyinmeye başladı. Dört veya beşinci bölümde ben de kendime sormaya başladım; İsmail Abi neden bu kadar renkli ve parlak giyiniyor? Geçmişiyle ilgili bir şeyler olsa gerek diye. Hani anlatmak zorunda değiliz ama yazarken bilmem iyi olacaktı. Sonra ben buldum sebebini. 20. bölümde de gördük işte; çocukken annesi evi terk ediyor. Acaba annem ‘renkli bir hayatımız olmadığı için mi gitti?’ diye bir soru takılmış kafasına İsmail’in. İsmail Abi’ye yazdığım replikleri bazen ben bile okuyamıyorum; o kadar anlaşılmaz ki. Serkan (Keskin) Abi toparlar nasılsa deyip işin içinden çıkıyorum..



İsmail Abi ile Mecnun’un meşhur sahilde bağrışma hikâyesi nasıl ortaya çıktı?
Onur (Ünlü) Abi, orada çok güzel bir kare yakaladı. İkisinin arasında deniz manzarası, arka tarafta ağaç falan çok güzel bir görüntü var. Ben bunun için mi acaba? Derken... Ali Atay bir röportajda anlattı sebebini; ‘hani tembeliz’.  Hakikaten tembellikten çıkmış o sahne. Ben öyle bir şey yazmamıştım. Karşılıklı birbirlerini görürler, daha sonra yan yana gelir, konuşurlar gibi bir şeydi. Set kurulmuş, Ali bir tarafta, Serkan diğer tarafta. Genel plana bakmış Onur abi demiş; böyle görüntü çok güzel o orda bağırsın, komik de olur belki. Hepimizin o kadar hoşuna gitti ki. İlk bölüm dedik ki onları orda konuşturalım. Artık son bölümde şuna geldi, repliksiz oynanır bu sahne. Her ikisi de çok iyi oyuncular mimiklerle, jestlerle... O oradan oraya bir hareket yapıyor, diğeri anlıyor. Birliktelik artık o noktaya gelmiş ki, konuşmadan anlaşabiliyorlar.


AKSAKALLI DEDE’NİN BECERİKSİZİ BİZE DENK GELDİ

Çocukluğumuzdan beri duyduğumuz ‘Aksakallı Dede’ ile de bu dizide karşılaştık.
Hepimiz gündelik hayatla gelen bir çok sorun karşısında o kadar çaresizliğe itiliyor ve yalnızlaşıyoruz ki; belki bizim gözümüzde büyüyen bu sorunların ortasında ‘şimdi ne yapmam lazım biri bana söylese ya’ derken orada asasıyla birinin belirmesini bekliyoruz. Tabii hayatta böyle bir şey olmuyor. Biz de olursa ne olur dedik ama beceriksizi denk geldi. 20 bölümdür uğraşıyor hala bir numarasını göremedik.

www.evrensel.net