Hem tarım işçisi, hem kadın, hem Kürt

Hem tarım işçisi, hem kadın, hem Kürt

Mevsimlik tarım işçilerini nasıl bilirsiniz? Trafik kazalarından değil mi? Hafızaları zorlamadan geçen hafta Mersin’de yaşanan kazayı hatırlayalım.Trafik kazaları ile anılmalarının çalışma koşullarıyla olan o çok yakın bağını inkar etmeyelim. Mevsimlik tarım işçisi, malı mülkü olmayan, işin mumla arandığı bir

Yağmur Demir

Trafik kazaları ile anılmalarının çalışma koşullarıyla olan o çok yakın bağını inkar etmeyelim. Mevsimlik tarım işçisi, malı mülkü olmayan, işin mumla arandığı bir coğrafyadan ekmek parası bulamayınca el mecbur başka memleketlerdeki bağ bahçe işine koşturan kişidir neticede. Fındık bitince pancar, pancar bitince pamuk başlar, o bitince diğeri, son hasada kadar sürer göçerliği. Gezici ve geçici tarım işçiliğinin tarihi 1860’lara kadar gidiyor. Ama artık bu mesele sadece işçilerin gezici ve geçici olması meselesi değil. Uygulanan neoliberal tarım politikalarıyla küçük toprak sahiplerinin hızla mülksüzleşmesi ve proleterleşmesiyle içiçe geçmiş bir mesele. Kürt sorunu ise buna başka bir boyut kazandırıyor. Tarım işçiliğinde yerli işçiler ve Gürcüler’den sonra en altta yer alıyor Kürtler.

Tarsus’taki kazada hayatını kaybeden işçilerin hepsi kadındı. İstatistiklerden kadınların çoğunlukla tarımda ücretsiz aile işçisi olarak çalıştığını bilinir de, mevsimlik tarım işçisi kadınlar o istatistiklerde bile yoktur. Ancak varlıkları da emekleri de kazalardaki ölüm seceresiyle görünür.

Boğaziçi Üniversitesi doktora öğrencisi Deniz Pelek, tarım üretimindeki bütün o yasal/yasadışı hiyerarşiyi ve onun en altındaki kadınları Kırkyama’ya anlattı.


Tarlalardaki emeği hiyerarşik olarak üçe bölüyorsunuz. Peki erkek, kadın, çocuk diye de ayrılıyor mu?

Eğer etnisiteye göre bir hiyerarşi çizersek; en tepede olan yerli işçiler iyi çalışma koşullarına sahip ortakçı olarak çalışan, yakın dağ köylerinde kalan ya da kendi hasadını bitirmiş işçilerden oluşuyor. Bunlar 45 lira alıyor. İşverenin evinde kalıyorlar. Çaydır, yemektir daha iyi koşullara sahipler.

İkinci sıraya Gürcüleri koyabiliriz. Gürcüler ve Kürtler aynı yoksulluk seviyesine sahip. Ama Gürcüler neden daha iyi koşullarda çalışıyorlar diye sorarsak, burada Kürt meselesi devreye giriyor. Gürcüler metruk binalarda kalıyorlar ve Kürtlerden daha fazla para alıyorlar; 32 l ira.

Kürtler bu grubun en altındaki grup; 27,5 lira alıyorlar. Ama Kürtler de homojen bir grup değil. Bunların içerisinde de bir hiyerarşi var tabi.

Kadınlarda okuma yazma oranı erkeklere göre çok düşük. Bunun için iletişim kurmada daha problemliler. Hiçbir şekilde dayıbaşına ya da işverene haklarını soramıyorlar. Bu bağımlılık  ilişkisinin en altında olan kadınlar; önce aile reisine, ondan sonra  sırasıyla dayıbaşı ve işverene bağımlı...

Çocuk zaten bedeni itibariyle ve psikolojik olarak o işe uygun değil ama çalışmak zorunda. Sık sık hastalanan bu grupta çok fazla çocuk ölümü yaşanmış, yaşanıyor, yaşanacak. Ben 15 günlük bebek bile gördüm. Ne kadar mikrop kapacağını sen düşün. Annesiyle babasıyla aynı saat çalışıyor ve gerekirse tam ücret de alabilir, yarım ücret de alabilir, hiç almayabilir. Çocuğa para verilmiyor. İşveren dayıbaşına veriyor, o komisyonunu kesiyor ve geri kalanını aile reisine veriyor. Kız çocukları hiç parayı göremese de erkek çocuklarının bu parayı alma şansı var en azından.

Çocukların para alıp almamasını kim belirliyor?

Herhangi bir işçinin para alıp almaması işveren ve dayıbaşının baştan yaptığı bir anlaşma ile belirleniyor. Bu durum çok büyük bir sorun zaten, işçiler ile işveren arasında hiçbir iletişim olmuyor. Hep dayıbaşını gördükleri için kendi sorunlarını hiç dile getiremiyorlar.

Kadınlar ise TÜİK’in raporlarına göre daha düşük ücret alıyor. Ama benim bölgemde erkekle aynı ücreti alabiliyorlardı.Tabi kadının işi erkeğin işi gibi sadece tarlada bitmiyor. Kadın sabahın köründe kalkıyor, kahvaltıyı hazırlıyor, çocuğu doyuruyor, tarlaya gidiyor, dönüyor yemeği hazırlıyor, çayı koyuyor, çocukla ilgileniyor ve gece yarısını geçtikten sonra yatıyor. Erkek için iş sadece tarlada, ama kadının işi hiç bitmiyor. Kadın para biriktiren işler olan salça, turşu gibi işler de yapıyor, ücretsiz olarak.

Kadınlar yaşamlarını olduğu gibi çadırlara taşıyorlar yani?

Dediğin gibi evinde nasıl yaşıyorsa çadır da öyle. Normal ekmek almıyorlar, bütün gün sacın üzerinde ekmek yapıyorlar. Asla normal çay içmiyorlar. Hep yemek başındadırlar ve çocuk bakarlar. Erkekler genelde derenin kenarında oturuyor. Çadırın düzenini sağlayan, yaşantıyı sağlayan kadınlar, oraya kimliğini veriyor kadınlar. Ocağın konduğu yer yatakların dizildiği yer belli, gelişigüzel değil her şey.

Şehre inebiliyorlar mı peki?

İnemiyorlar. Bir kere çalıştıkları ve barındıkları yer şehre çok uzak oluyor. Şehre çok az gidiyorlar. Gittiklerinde de iyi karşılanmıyorlar zaten. Siz çadırınıza gidin, fazla dolanmayın diyorlar. Bir keresinde çarşıdan kovulmuşlar. Şimdi orada karşılık verseler, bütün bir halk onları linç edecek, geri dönmüşler... Başka bir işçi telefonu Kürtçe çaldığı için kahveden atılmış. O yüzden çadırlarında yaşıyorlar ve tek dertleri; hasadı bitirip gidelim. Kadınlar hem dil bilmiyor, hem yol bilmiyor. İletişime geçecek biri lazım yanında, akrabası, eşi, dayıbaşı gibi bu da kadınları iyice izole bir hayata mahkum ediyor.

Kendine özgü şikayetleri oluyor mu kadınların?

Kötü muameleye maruz kalmalarının nedeninin yoksulluktan ziyade Kürt olmalarından kaynaklı olduğunu biliyorlar ve bunun için çok tepkililer. Halbuki biz de çocuklarımızı askere gönderiyoruz, vatandaşlığın gereğini yerine getiriyoruz ama  karşılığını almıyoruz, diyorlar. Eziyet noktasında eşitler ama hak eder bir yaşama ulaşmada; eğitim, sağlık, iş gibi asla eşit değiller ve farkındalar. Mesela “Burada yaşadığınız en büyük sorun ne?” diye sormuştum. Erkekler çok net “ücretler” dedi kadınlar daha çok “barınma” dedi.

Peki ne yapmak gerekiyor? Hep bu kazalar olacak ve çoğu kadın olan işçiler ölecek mi?

Tarımın neoliberalleşmesi durdurulmadığı sürece, devlet geriye çekildikçe bu sorunların yaşanması kaçınılmaz. Büyük şirketlerin tarlalarında da mevsimlik tarım işçileri kitlesel olarak çalışıyor artık. Burada da ödenmiyor sigortaları. Hani bahçedeki işveren ödemiyor diyelim büyük işveren de ödemiyor sigortaları. Yasallığın bu alana girmesinin, düzgün, üreticiyi ve işçiyi destekleyen ve denetleyen bir tarım politikasının önü açılmalı.

Çerçeve çok geniş; kadın işçilerin sadece işçi olmalarından kaynaklı değil kadın olmalarından kaynaklı yaşadıkları sorunlar da var. Ve istihdam alanında toplumsal cinsiyet politikaları üretilmediği sürece bu sorunların çözülmesi imkansız. Bir kere Kürt sorununun çözülmesi gerekiyor. Çok net. Bu insanlar aynı zamanda Kürt oldukları için dışlanıyorlar. Aynı çalışma koşullarına erişemiyorlar. Etnik gruba göre ücretlendirmenin kesinlikle kaldırılması gerekiyor.
Valinin oluşturduğu bir kurulun belirlediği yevmiye asgari ücretin 30’a bölünmesine karşılık geliyor.  Pratikte bu hakkaniyetli olmayan ücreti dahi alamıyorlar. İçinde yemek yok, izin yok, sağlık yok, güvence yok. Yani bir genelge çıkarıp dayıbaşları belgeli olacak, trafik denetimi yapacağım diyerek olmaz.

Bu sorun Türkiye’nin ve dünyanın sorunları ile yakından ilişkili, bunu görmeden herhangi bir sorun çözülemez. (KIRKYAMA)


ÇADIRA MESLEK KURSU!

Kazalarda hayatını kaybedenlere bakarak kadın tarım işçilerinin daha fazla olduğunu görüyoruz. Neden?  

Ailelerinin yanında göç eden kız çocukları fazla tabi. Erkek çocukları kesinlikle iş bulmayı, bir ayakkabıcıda, fabrikada, kahvede çalışsam da buradan kurtulsam diyor. Kız çocukları okuma yazma oranının, istihdam oranının düşük olması nedeniyle gelip bahçede çalışıyorlar.

Mesela Başbakanlık’ın genelgesinde şu da var; kadınlara vasıf kazandırabilecek meslek edindirme kursları açılacakmış. Hatta bazı yerlerde açılmış.

Bu çadırlarda mı?

Evet. Bu insanlar zaten istihdam olmadığı için oraya göç etmişler. Meslek edindirme kursu sonrası ne olacak? Onu yönlendirebileceği bir alan yok çünkü.


Kürtlerin gelme sebebi zorunlu göç elbette. Daha önce kendi tarlasını işleyen ya da hayvancılıkla uğraşan kişiler şehre göç ediyor. Burada da iş bulamayınca mecburen mevsimlik tarım işçisi olarak, çoluk çocuk, yılın 6 ayı geziyor. Malatya’da kayısı, Ordu’da fındık. Oradan pancara gidiyor Polatlı’ya, Eskişehir’e. Pamuğa giden bir grup var. Yılın 6 ayı sürekli göç... İş bulamadıkları diğer 6 ay için biriktirdikleri parayı harcıyorlar. Biriktirilen para yetmiyor tabi, borç alıyorlar, sonra o borca çalışıyorlar ve bu böyle bir döngü olarak devam ediyor.
 

Dayıbaşı... Dayıbaşının dayıbaşısı...  

Kürt işçilerin başında genelde bir “dayıbaşı” var. İsmiyle manidar. Çoğunlukla işçilerin akrabası olan biri. Bu kış aylarındayken işverenle görüşüyor. Kaç işçi lazımsa kıştan işçileri bağlıyor. İşçiler dayıbaşından borç alıyorlar. Böylece dayıbaşı işçiyi bağlamış oluyor, dayıbaşına çalışıyor yani.
Yasaya göre işçiden para almaması gerekiyor, ama pratikte öyle değil. İşçinin aldığı paranın yüzde 10’u dayıbaşına gidiyor. Her işçiden alıyor. Dayıbaşı çalışmaz, genelde kahvede falan oturur, işçileri götürür, bir sorun olursa o görüşür...  Dayıbaşının da bir “dayıbaşı” var. O da ondan para alıyor. Bu durumda emeğin sömürüsü kat be kat artmış oluyor.
 

Yasalar izin vermiyor, sendika dert etmiyor

Sendikaların örgütlenme derdi yok ama zaten yasalar da izin vermiyor. Yasaya göre 50 kişiden az çalışılan tarım alanlarında sendikal örgütlenme yapılamıyor. Tamamen enformel bir sektör. Başka böyle hukukun işlemediği bir alan var mı bilmiyorum.

GENELGE HİÇBİR SORUNU ÇÖZMÜYOR

Saha çalışmamı 2009’da yaptım. Ordu fındık bahçelerinde ve Polatlı’da soğan işçileriyle... 24 Mart 2010 tarihinde Başbakanlık bir genelge çıkardı. Bu genelgede mevsimlik tarım işçilerinin sorunlarını gidermek adına eğitim, ulaşım, barınma gibi pek çok başlık var. Genelgeden sonra Polatlı’ya gittim, ne değişmiş diye. Ama genelgenin ciddi sıkıntıları var. Mesela ilkokul var ama 6, 7, 8. sınıfları yok. Yani ortaokula giden çocuk ne yapacak? Onun dışında, tuvalet var mesela su yok. Prefabrik evler yapılmış, o zaman tam oturmamıştı, şimdi oturmuşsa bile hala bu sıkıntıların devam ettiğini söylüyorlar.
Mevsimlik tarım işçilerinin en büyük sorunu yoksulluk, genelgede ise ücretlere ya da ücretlerin hangi şartlarda belirleneceğine dair hiçbir madde yok. Ama şöyle bir madde var; trafik kazalarını önlemek amacıyla kamyonla insan taşımaya kesinlikle izin verilmeyecek, bununla ilgili denetim arttırılacak... Bu insanların kamyona binmesinin nedeni denetimin az olması mı, yoksa otobüse verecek paralarının olmayışı mı? Sorunun temeline inmezseniz sorunu çözemezsiniz. Bu yüzden bir beklentim yok genelgeden.
İkinci olarak çocuk emeği ile etkin bir mücadeleden bahsediliyor, bunun nasıl yapılacağını söylemiyor. Oysa o çocukların çalışma nedeni yine yoksulluk. Mart ayı gibi mevsimlik tarım işçilerinin yolculuğu başlıyor ve kasım gibi falan bitiyor hasat. Çocuklar hemen hemen 6 ay kaçırmış oluyor. Çoluk çocuk gitmek zorundalar, çünkü çocuklarını bırakacak kimse de yok arkalarında.
Genelge su ve elektrik sorununun çözüleceğini söylüyor, fakat bunun parasının işçilerden alınacağı söyleniyor. Şimdi o işçi aldığı azıcık parayı da kış için biriktiriyorken nasıl versin?
En çok tartışılan madde 10. madde. Buna göre jandarma gece gündüz o kamp etrafında dolaşabilecek ve istediği zaman kimlik kontrolü yapabilecek. Bu durum bana hep eski işçilerin çalışma kamplarını ya da köle kamplarını andırıyor; şehrin dışına bir kamp kuruyorsun ve sürekli onu kontrol ediyorsun.

www.evrensel.net