23 Haziran 1999 21:00

Hepsinin programı aynı

KİGEM Genel Sekreteri Barkurt özelleştirme programını değerlendirdi: "İktidarları birbirine benzer politika izlemeye zorlayan nedenler, Türkiye'nin uluslararası ilişkilerinden kaynaklanıyor. 1980 24 Ocak Kararları'ndan bu yana bir sürece girildi."

Paylaş
Hepsinin programı aynı
Sultan Özer
Özelleştirme uygulamaları bugüne kadar ne tür aşamalar kaydetti? Partilerin ya da ülkeyi yönetenlerin bu konudaki tavırları ne tür gelişim seyretti?
Mehmet Yüksel Barkurt: Parlamentodaki partilerin istisnasız tümü 1985'ten bugüne ya tek başlarına ya da koalisyon olarak iktidar oldular. Ve her biri de bu iktidar dönemlerinde farklı bir dil kullandılar, uygulama içinde oldular. Şimdi karşılaştığımız durum da bundan farklı değil. DSP, ANAP daha önce iktidar oldular. Yeni unsur olarak MHP var. MHP, seçim öncesi söylediklerinin test edileceği bir döneme girdi.
İktidarları birbirine benzer politika izlemeye zorlayan nedenler, Türkiye'nin uluslararası ilişkilerinden kaynaklanıyor. 1980 24 Ocak Kararları'ndan bu yana bir sürece girildi. O dönemden beri Türkiye'ye sağ politikalar hakim oldu, hakim olmaya da çalışıyor. Uygulamalar da bu doğrultuda devam ediyor. 'Yeniden yapılandırma' adı altında bir kavram geliştirildi. Bu kavramı da uluslararası finans kuruluşları dillendiriyor. Dünya Bankası ve IMF sürekli bu kavram üzerinde duruyor. İktidarların programları da bu kavram çerçevesinde gelişiyor.
Türkiye'nin oldukça yüksek miktarda dış borcu var. Hükümet programında, "Türkiye kaynak sıkıntısı çekiyor, dış kaynağa muhtacız" deniyor. Büyük bir dış borç yükü var ve bir de kaynak sıkıntısı çektiğini söylüyor hükümet. Borç yükü doğru, ama kaynak konusu tartışmalı. Bu kadar yüksek borcu olan bir ülkenin, üstelik kaynak sıkıntısı da olan hükümetin pazarlık gücünü tartışmak gerekir. Tartışabilir misiniz?
Bu koşullarda, uluslararası finans kuruluşlarının dayattığı politikaları kabul etmeme şansına sahip mi? Değil. Dolayısıyla Türkiye'nin ekonomi politikaları, Türkiye'de belirlenmiyor ve Türkiye'nin ihtiyaçlarından kaynaklanmıyor. Böyle olunca hükümet programları bir anlamda ulusal program niteliğini kaybediyor. Tercih edilen bu ekonomik modelin önemli unsurlarından biri de özelleştirme. Şimdiye kadar çok şey söylendi, çok şey yazıldı, ama artık taraflar karşılıklı netleşti.
Burda bir tercih sorunu söz konusu. Hükümeti oluşturan partiler, hatta parlamentodaki partiler tercihlerini özelleştirmeden yana yapmış durumdalar. Tartışma özelleştirmeye karşı olanlarla bunlar arasında gerçekleşiyor.
1980'lerin ortalarında, yani Özal'ın iktidara geldiği dönemde Türkiye'nin Cumhuriyet tarihi boyunca yaptığı dış borç 15 milyar dolardır. Özal döneminin sonunda Türkiye'nin dış borcu 60 milyar dolara çıkmıştır. Yani dört misli....
Dış borcun kullanıldığı alanlar altyapı yatırımları, özellikle otoyol projeleri ve telekomünikasyon yatırımlarıdır. Bunların da tercihlerini Türkiye yapmadı. Batı ya da uluslararası finans kuruluşları bu alanları kârlı alanlar olarak gördüler ve krediler bu alanlar için kullandırıldı.
Şimdi ikinci bir aşamayı yaşıyor Türkiye. Hem Avrupa Birliği ülkeleri hem Amerika Türkiye'de dört yatırım alanını kendileri için kârlı olarak görüyor. Enerji, telekomünikasyon, altyapı yatırımları ve çevresel sorunları giderici yatırımlar.
Örneğin otoyollar, bir kere konfor yolları. Çok düşük kapasiteyle çalışıyor. Milyarlarca dolar yatırım yapılan telekomünikasyon hizmetleri bunun çok altında miktarlara şimdi özelleştirilmek isteniyor. Yeni tercih edilen alanlarla ilgili kimi engeller var. Enerji konusunda hukuki engeller var. Anayasal ve yasal engeller var ve bunların aşılması için çabalar var. Bununla ilgili kamuoyu oluşturulmaya, kamuoyu ikna edilmeye çalışılıyor. Cumhurbaşkanından başbakanına, devlet bakanı ve bakanlara kadar, sürekli olarak "enerjinin bir kamu hizmeti olmadığı, herhangi bir meta üretiminden farklı bir şey olmadığı, dolayısıyla imtiyaz ile sınırlanmaması gerektiği, yasalardaki ve Anayasa'daki kimi engellerin yabancı sermaye girişinin engellendiği, kaynak sıkıntısı çeken bir ülkede bunun ekonomiyi olumsuz etkilediği, oysa bu engellerin kalkmasıyla yabancı sermaye girişinin artacağı" propagandası yapılmaya çalışılıyor.
Türkiye'nin bir enerji köprüsü olacağı, ekonomiye çok ciddi katkılarının olacağı, aksi halde önümüzdeki çok kısa dönemde çok ciddi enerji darboğazıyla da karşılaşılacağı gibi, verilerle de çakışmayan propagandif bir çalışma yaptırılıyor. Meslek odaları, konunun uzmanları sorunun hükümetler tarafından iddia edildiği gibi olmadığını ortaya koyuyorlar. Ama ciddi bir propaganda yürüyor bu alanda. Bütün bu gelişmelere baktığımız zaman hükümetin neden özelleştirmeyi hızla yapmak istediğinin gerekçesi anlaşılıyor.
Özelleştirme uygulamalarında bir yavaşlama oldu...
- Özelleştirmenin genel gelişmesi böyle iken, bunu etkileyen bir sorun yaşandı. Asya Kaplanları denen ülkelerde başlayan kriz daha sonra Rusya'ya yayıldı. Türkiye ekonomisi üzerinde de etki yarattı. Demir, turizm ve tekstil sektöründe kriz yaşandı. Bu kriz ortamında özelleştirme biraz hız kesti. Türkbank ve Poaş ihalelelerinde yaşanan skandallar ve özelleştirmeye karşı yürütülen mücadelelerde elde edilen başarılar da özelleştirme uygulamalarının hız kesmesini sağladı. Mevcut tesislerin müşterisi bir anlamda azaldı. Spekülatif alanlara sermaye kayışı oldu.
Özellikle DSP'nin propaganda ettiği gibi, istihdam sorunu yaratılmadan bir özelleştirme mümkün mü ?
- Bu mümkün değil, ama özelleştirmeye karşı toplumda ortaya çıkabilecek tepkileri azaltmak için de bir şeyler söylenmesi lazım. Eski uygulamaları örmek gösterdiğiniz zaman 'şimdi o yanlış şeyleri yapmayayacağız' diyorlar. Ama bu işin doğasında var. Özelleştirme demek, istihdam sorunu yaratmak demek bir anlamıyla.
MHP daha çok millet sektörünü oluşturacağız, tabana yayacağız, tarımsal kuruluşları çitçiye vereceğiz diyor, bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
- Olayı MHP olarak almamak lazım. Ama tarım ve hayvancılığa yaklaşım, sanayiye yaklaşımdan pek de farklı değil. Liberal politikalar tarım için de geçerli. Türkiye'de nüfusun hala yüzde 40-45'i tarım sektöründe istihdam ediliyor. Ama milli gelirden aldıkları pay son derece düşük. Tarımda destekleme anlayışı 100 yıllık bir olay, fakat bizde '80'den sonra çiftçinin desteklenmesi politikası ortadan kaldırıldı ya da kaldırılmaya çalışılıyor. Bizlere liberal politikaları önerenler en başta da AB, kendi bünyesinde tümüyle müdahaleci ve koruyucu politikaları izliyor. ABD'deki tarımda elde edilen gelişmeler de bu politikalardan kaynaklanıyor. Yani kendileri destekleyici bir politika izlerken, bize liberal bir politikayı dayatıyorlar. Bu açıdan baktığımız zaman, hayvancılık olsun, tarım olsun ciddi sorunlarla karşı karşıya. Tarımda devlet devre dışı bırakılarak, piyasa denetiminin, piyasa güçlerinin öne çıkarılması hedefleniyor. Uluslararası kuruluşların da bu yönde baskısı söz konusu.
Türkiye bölgeler arası dengesizliğin yaşandığı da bir ülke. Devletin desteğini, devletin müdahalesini devre dışı bıraktığınız zaman, bölgeler arası dengesizliği aşma, o sorunlara çözüm bulma şansınız ortadan kalkacak, makas daha da açılacak. Biz ulusal çıkarları gözetmek, ulusal politikaları belirlemek durumundayız. Bunlar nerede belirlenecek, nerede yapılacak...?
Planlama anlayışı ve kavramı da yıkıldı, yıkılmaya çalışılıyor. Kaynakların optimum kullanımı, kaynak israfının önlenmesi gerekir. Sosyal kesimler arasındaki dengesizlikleri aynı yaklaşımla çözebilirsiniz. Bunları planlama kavramı içinde çözebilirsiniz. Ne yazık ki, Türkiye'nin planlama anlayışı yok. Bu kavramın da tekrar gündeme getirilmesi, güçlü bir şekilde savunulması lazım. Hükümetin iddia ettiği kadar kaynak sıkıntısı içinde değiliz, ama mevcut kaynakları da plansız, programsız bir şekilde savurganca kullanamayız.
Sosyal güvenlik kurumları, hastaneler birer birer özelleştirmek isteniyor. SSK'nın içinde bulunduğu ekonomik sıkıntının çözümü olarak emeklilik yaşının yükseltilmesi gösteriliyor. Bu konudaki düşünceniz nedir?
- 1970'lerden sonra kapitalist sistemin içine girdiği krizi aşması için, neoliberal politikalar gündeme getirildi. Kâr oranlarının düşüşüne engel olmak, yükseltmek için sosyal devletin maliyetinden kurtulmak istediler. Bu anlamda ciddi bir sağ dalga yaratıldı. Reagan'ın, Teacher'ın politaları bunun öncüleriydi. Bizde ise yeni sağ neoliberal politikaların, bütün projelerin önüne bir 'reform' adı koyuyorlar. 'Sosyal güvenlik reformu' vs. Zaten "reform" adını duyduğum zaman, hemen yeni bir olumsuzluğun habercisi olduğunu düşünüyorum. Yapılanları kamuoyunun gözünde meşru kılabilmek için, kimi olumsuzlukları öne çıkarmak gerekiyor ya da kimi olumsuzluklar bilinçli bir şekilde yaratılıyor. SSK ya da diğer sosyal güvenlik kurumlarının içine düşürüldüğü zorluğu, kaynaklarının nasıl kullanıldığını, başka kesimlere nasıl aktarıldığını herkes biliyor.
Doğrudur, SSK ya da diğer sosyal güvenlik kurumlarında problemler var. Ama bu problemler, orada 'reform' yaratmak isteyen düşünceler tarafından yaratıldı. Kendi yarattıkları problemleri, sanki başkaları yaratmış gibi şimdi şikayet konusu yapıyorlar. Yapılmak istenen, insanları sosyal devletin bireyi olmaktan çıkarıp, müşteri konumuna indirgemektir. Özelleştirmenin bu alandaki yansıması bunlar.
Sosyal güvenlik de tarımdan, sanayiden vs.'den farklı değil, aynı tercihlerin o alandaki yansımaları. Bu alanlarda maliyet hesabı yapılmaz. Bu alanlara devlet kaynak aktarmak zorunda. Türkiye sosyal güvenliği sırtında yük olarak görebilir mi? Yani insanını sırtına yük olarak görebilir mi? Böyle bir anlayış olabilir mi? Köylüsü bu ülkenin üstünde yük, işçisi bu ülkenin üstünde yük, memuru bu ülkenin üstünde yük. Peki bu ülkede ortaya çıkan değerleri kim yaratıyor, kim yarattı? Bunlara biraz akılcı ve insaflı yaklaşmak lazım.
Kamu kuruluşlarının içinde bulundukları durumlar, olumsuzluklar kimsenin onaylayacağı bir durum değil. Ama bunlar çözülsün, düzeltelim gelin. Çıkarılacak sonuç, bu sorunların çözümü yönünde olmalıdır. Sorunlara yeni sorunlar eklememek lazım. Özelleştirme ya da 'reform' adı altında, çalışanları daha zor duruma sokacak öneriler çözüm getirmez.
Özelleştirmeye devam edeceklerini açık açık söylüyorlar. Bunun karşısında ne yapılması gerekir. Yani artık sıradan basın açıklamaları, özelleştirmeleri durdurur mu ya da çıkarılacak "Tahkim Yasası"na engel olabilir mi?
- Tahkim Yasası diye almayalım onu. Yabancı yatırımcı için ya da uluslararası finans kuruluşlarının önerileri doğrultusunda yabancı yatırımları çekmek, Türkiye'yi cazip hale getirmek, amacıyla bu yatırımların gelmesi için önünde engel olarak gördükleri anayasal ve yasal engelleri kaldırmak istiyorlar. Girişim bu. Biz de bunun tersini söylüyoruz. Biz yabancı yatırımlara da karşı değiliz, yatırımlara da. Ama bu ülkenin bir hukuku var. Bu ülkenin ulusal hukuku çerçevesinde, gelen de bu hukuka saygılı olsun. Bu hukuk kapsamında işler yürüsün. Problem bu.
KİGEM bir siyasi parti, sendika ya da bir kitle örgütü değil. KİGEM bilgi birikimini, deneyimini bu kuruluşlarla paylaşmaya hazır bir kuruluş. Sorunun doğrudan taşıyıcıları o kesimler.
Eğer Türkiye bölgesel dengesizlikleri aşmak istiyorsa, kamu yatırımlarına, o dengesizliklerin yaşandığı bölgelerde girmek zorunda. Eğer, köylüsünü, çiftçisini, üreticisini korumak, güçlendirmek istiyorsa oraya yönelik teşvik ve yatırım politikalarını uygulamak zorunda. Eğer insanlarının sağlığıyla, eğitimiyle, sosyal güvenliğiyle uğraşmak istiyor ise bu alanlarda devlet olmak zorunda. Mevcut kuruluşların sorunlarını çözmek, onları geliştirmek, yeni kamu yatırımları gerekiyor. Önerilecek olan budur. Ama bunu hayata geçirecek olan siyasi iradelerdir. Geniş toplum kesimlerini temsil eden meslek örgütleridir, sendikalardır vs.
Herkesin tercihlerine göre sorumlulukları var. Sendikaların, meslek örgütlerinin, siyasi partilerin, aydınların vs. pek çok kişi ve kesimin bu konuda daha fazla çaba içinde olması gerek. Aksi takdirde seçimden çıkmış bir hükümet hiç umulmaz uygulamalara girebilir. Buna karşı daha duyarlı, daha sorumlu, daha üretken olmak gerekiyor.
ÖNCEKİ HABER

FARC gerillaları 40 asker öldürdü

SONRAKİ HABER

Edirne'de 2 torununu istismar eden erkek tutuklandı

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa