22 Mayıs 1999 21:00

80'lerden 2000'li yıllara öykücülüğümüz

Düşler Öyküler Dergisi tarafından düzenlenen 3. Ankara Öykü Günleri önceki gün, "1980'lerden 2000'li yıllara Öykücülüğümüz" isimli panelle başladı.

Paylaş
1980'lerden 2000'li yıllara öykücülüğümüz
Barış Acar
Düşler Öyküler Dergisi tarafından düzenlenen 3'üncü Ankara Öykü Günleri önceki gün başladı. Program çerçevesinde sabah "öykü saati"nde öyküler okundu. Öğleden sonra ise Işık Kansu'nun hazırladığı ve dia gösterileri eşliğinde yapılan "Çocukluğa Yolculuk" da Erendiz Atasü'nün çocukluğu, o dönemin sosyal-siyasal gelişmeleriyle beraber verildi.
İlk günün merakla beklenen programı saat 17.00'de başlayan "1980'lerden 2000'li yıllara Öykücülüğümüz" isimli paneldi. Burhan Günel'in yönettiği panele Sadık Aslankara, Semih Gümüş, Feride Çiçekoğlu, Feridun Andaç ve Fransa'da olduğu için toplantıya bildirisiyle Timour Muhidine katıldılar.
Panele Adam Öykü dergisinin genel yayın yönetmeni olarak katılan Semih Gümüş gerek kendilerine gelen öykülerin çokluğu, gerekse öykü kitaplarının sayısının -nicel olarak- artmış olmasını "Öykü patlama yaptı" sözleriyle değerlendiren Gümüş, niteliğin nicelikle örtüşmediğine dikkat çekti. Gümüş şöyle devam etti:
"Öykü, roman ölçeğinde ilgi görmemektedir. Bir roman kitabı 200 bin satabilirken öykü kitapları ancak bir kaç bin satmaktadır. Öykü asla böyle bir rakama ulaşamaz. Asla böyle bir şey olmayacaktır. Görselliğin bu kadar öne çıktığı bir çağda öykünün patlaması da mümkün değildir. Ancak son dönem öykü okunmasındaki artışın sebebi ve aynı zamanda öykünün avantajı kolay okunan bir tür olmasındandır."
Gümüş, konuşmasını genç öykücülerin Sait Faik'leri, M. Şevket Esendal'ları tanıyarak bir geri dönüş yapmak zorunda olduklarını vurguladı.
Feridun Andaç ise konuşmasına 80'li yıllarla birlikte öyküde bir kesinti yaşandığını söyleyerek başladı. Gençlerin işin zanaatçılık yönünü öğrenmeyi boş verip, geçmişe eğilmediklerini belirten Andaç, 40'lı yıllarda savaş yılları ve Cumhuriyet'le beraber öykücünün yüzünü hayata dönmek zorunda olduğunu, 50'li yıllarda Batı öykücülüğüne yönelinerek Maupassant öykücülüğünün aşıldığı, Kafka'nın okunduğu ve Çehov'un daha iyi anlaşıldığını, 60-70'li yıllarla öykücülerin artık kendi dünyalarını kurmaya başladıklarını ve özellikle 80'li yıllara doğru dil bilincinin yerleştiğini söyledi.
Feride Çiçekoğlu ise, dünyada artık şaşılacak bir şeyin kalmadığını, ütopyaların artık yitirildiğini ve öykünün bu parçalanmışlığına uygun olarak yazıldığını söyledi. Ancak buradan çıkarak sanatın öldüğünü söylemek istemediğini, çıkışınsa estetiksizliğin estetiğinin yakalanmasıyla bulunacağını ekledi.
Panele tek parça halindeki incelenmesini okuyarak katılan M. Sadık Aslankara'nın konuşması oldukça ilgi çekiciydi. Aslankara, 80 kuşağı insanın; doyumsuz, sevgisiz kalmış, nefret dolu, bireyci, tutucu, varsıl koşullarda yaşayan, ayrıcalıklı okullarda okuyan, yaşamayı zorlaştıran, kötümser, umutsuz, intihara eğilimli, aşksız, kendileriyle barışık olmayan, güvensiz, kendilerini beğendirmek çabasında olan, içe dönük, çevresini küçümseyen, yalnız bireyler olarak yorumladı.
Birey olarak eğilimleri böyle olan bir dönemden de, dil konusunda kafası karışık, kendi kahramanlarına karşı kayıtsız, mızıldanma havası sezilen birbirlerine benzer öyküler çıktığına dikkat çeken Aslankara, şimdi olmasa bile yakında bu kişilerin bize dinleri ve ırkları işaret edeceği tahmininde bulundu.
ÖNCEKİ HABER

İlgi yoksa, sorun bizdedir

SONRAKİ HABER

Kırmıtlı Kuş Cenneti'nde tuzakla yapılan kuş katliamı tepki topluyor

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa