07 Haziran 2015 08:56

Fuat, Kadir, Aysel... Bizim Kırık Aşk Hikâyemiz

Nitekim Fuat palmiyeler arasında uçurduğu sevdiğinden akşamdan sabaha vazgeçiverir. Ağzını açıp bir özür dileyemez, nedenini niçinini söyleyemez. Aysel’e, bir kaç sahne önce Fuat’ın eften püften öfkesinden bastığı tokadı affettiği gibi yine affetmek düşer. 'Boş ver, söyleme bir şey. Çok acıydı ve çok güzeldi, her şey.' Arkasını döner, deri pardösüsünü savurup gider.

Paylaş

Evrim KAYA
 
Ömer Kavur’un 1981 tarihli filmi Kırık Bir Aşk Hikâyesi’nin, Kadir İnanır’ın ve dönemin diğer büyük jönlerinin filmleri arasında ayrı bir yeri vardır. Jön dediğin ezilse de, yıkılsa da, kaybetse de seyircinin gözünde mutlak kazanandır. Anası, bacısı, kadını ondan yüz çevirse, hayat gailesi üstünden geçse de doğruda durur, doğruyu yapar. Manalı bakışlarıyla çevresine de, günübirlik faydanın yerine konacak aşkın bir hakikati işaret eder. Mağrurluğu bundandır, bu sebeple o mağdur olsa da ismi mağlup olmaz. Onu herhangi bir yakışıklıdan ayırıp jön yapan şey budur. Bir de satın alınamazlığı... Bu yüzden esip gürler, olur a tokadı bastı mı, deli kanına boynumuz kıldan incedir. Jön dediğin süper kahramanın bir cinsidir.

Yeşilçam aynı payeyi kadınlarına kolay koklatmadı. Onların doğrululukları en nihayetinde ölçülülüklerinden geldi. Daha kolay yanılırlardı, daha geniş kanatların sıcağına muhtaçtılar ve seyirciyi yanlarına almaları için haklarının ve haklılıklarının gün gibi ortada olması yetmezdi. Bir de filmin son dakikalarındaki ağlak finale dek süren sabır sınavını geçmeleri gerekirdi.

İşlerine gelince hep çocuk kalan erkekler, perdedeki heybetlerinden taviz vermeyi sevmediler.  Oysa Kırık Bir Aşk Hikâyesi’nin Fuat’ı hem jöndür hem değildir, sahte bir süper kahraman, yalancı bir bahar, Kadir İnanır heybetine saklanmış yardıma muhtaç bir çocuktur. Selim İleri’nin senaryosunun bolca didaktik, yapmacık diyaloğuna rağmen Hümeyra’nın dik başı, kendinden emin bakışlarında can bulan Aysel’in karşısında yaşadığı yenilginin, sinemamızda eşi az bulunur.

Aysel İstanbul’dan bir Ege kasabasına kendi isteğiyle atanmış bir edebiyat öğretmenidir. Samsun içer. Kendisinden önceki edebiyat öğretmeni Şadiye’nin 23 yıl sonra sarmaşığını ona bırakarak boşalttığı “eski mahallede oldukça konforsuz” evine seve seve yerleşir. Depresif resim öğretmeni Bedri ile arkadaşlık eder. Sonra eşraftan Fuat’la tanışır. Fuat yoksullaşmış eski zengin bir ailenin çocuğudur. Kız kardeşi ve annesine karşı sorumludur, lakin borç içindedir. Kasabanın yükselen zenginlerinden bir fabrikatörün kızı, çocukluğundan beri tanıdığı Belgin’le nişanlanmaya, evlenmeye mecburdur. Derken, cenazeye gider gibi gittiği kendi nişanında Aysel’i görür.  Ateş hemen oracıkta bacayı sarar.

Sakin bir hayatın, sadeliğin peşinde gönüllü bir sürgün gibi kasabaya gelen Aysel topuklu çizmeler, uzun pardösüler giyer, yürüyüşlere çıkar. Geçmişini bilmeyiz ama sezeriz. Sadece “Bir kaynaşmanın içindeydim” diye anlatır Bedri’ye. Sene 1981’dir. Kaynaşanların mağlubiyeti tazedir. Her biri kendi içlerinde ve dışlarında, gönüllü gönülsüz sürgünlere gitmiş, umutlu ve coşkulu geçmişleri, böyle küçük imalara hapsolmuştur. Aysel sükunet arar, görür görmez ona aşık olan Fuat’ın ilk hamlelerini hemen geri çevirir ama bir bardak çayda yalnızlığını paylaştığı Bedri’nin  intiharıyla düşer gardı. Aysel yaşamdan hak ettiği mutluluğu istemeye cesaret edince, sahil yolu palmiyeli bu kasaba ikisine de düşman olur. Sadece Aysel’in 36, Fuat’ın 30 yaşında olması bile Türkiye’nin aydınlık tarafında, en batıdaki bu kıyı kasabasında ahlaksız ilan edilmeleri için yeterlidir. Fuat aşkının arkasında durur, hadsiz ablasının, fabrikatör kayınpederin baskılarına pabuç bırakmaz. Sevdiği kadının elinden tutup bir at arabasının üstünde o palmiyeli yola sürükler onu. Seviyordur, öyleyse herkes görmelidir. Kasabanın hayretler içine düşmesi için yeterli bir hareket olacaktır bunu. Herkes ‘adama bak, amma delikanlıymış ha’ diyecektir. ‘Üç kuruşa aşkını satmadı. Sevdiği kadına aslanlar gibi sahip çıktı.’ Pelerinini savura savura uçan bir Süpermen’e benzer, kızı alır götürür.  Ama Aysel’in tedirginliği geçmez, sanki temkini elden bırakamıyor, boğazında düğümlenen bir şey bu ateşli ergen jestinin arkasından olacakları görüyor, yüzünde belirecek ürkek de olsa bir gülümsemeye müsaade edemiyor gibidir.

Nitekim Fuat palmiyeler arasında uçurduğu sevdiğinden akşamdan sabaha vazgeçiverir. Ağzını açıp bir özür dileyemez, nedenini niçinini söyleyemez. Aysel’e, bir kaç sahne önce Fuat’ın eften püften öfkesinden bastığı tokadı affettiği gibi yine affetmek düşer. “Boş ver, söyleme bir şey. Çok acıydı ve çok güzeldi, her şey.” Arkasını döner, deri pardösüsünü savurup gider.
Fuat’la Belgin’in nişanında yüzükleri takan aile büyüğü şöyle diyordu: “İnsanlar doğar, büyür, çocukları olur, çocuklarının mürüvvetini görürler ve, eee... Hayat öyle devam eder.”

Arada can yakıcı imalar vardır. “Aysel hanımla tanıştınız mı? Evli değilmiş galiba.” Arada dedikodu yapılır. Arada çocuk kalpli genç kızlar, delikanlı oğlanlar, canı çıkmış yaşlılar istemedikleri hayatlar uğruna birbirlerinin gözlerini oyar. İçkiler içilir, ev oturmalarına, nişanlara gidilir. Üzerimize örttüğümüz ölü toprağından çocuklar yapar büyütürüz. Onlara da can yakmayı öğretiriz. En doğusundan en batısına memleketimizi en güzel anlatan şey, kırık bir aşk hikâyesidir. En cennet köşesi korkaklarla, palmiyeler ve sahte kahramanlarla dolu bir kasaba. Neyse ki arada, canı yansa da kararlı gözlerle ileriye bakan, basıp giden bir Aysel çıkıverir.

Filmin sonunda bir mola yerinde bir çay için buluşan sevgililerden Fuat evli, çocuklu ve pişman; Aysel yalnız, içli ve güzeldir.
Filmde hiç görmediğimiz sahnelerde Aysel’in ‘sadece sevdiği kitapları’ taşıyabildiği kütüphanesine dadanan, taşra liselerinde verdiği edebiyat derslerinde arka sıralardan utangaç bir aşkla ona bakan genç oğlanlar, genç kızlar hayal ederim.  Onlara Sait Faik’ten bir şeyler okur; pelerinini savurup başka bir kasabaya gideceği gün geldiğinde her sınıfında birkaç Aysel bırakacaktır. Bir gün o kibirli sahil kasabalarına insanlığı, o sahil kasabalarına sevmeyi öğretebilirler mi?Bir gün başka türlü bir kaynaşma olabilir mi?
(O çok yakışıklı haksızlığıyla Fuat’ı oynamaksa başlı başına bir kahramanlıktır. Kadir İnanır’ın, bencil, gizli karanlığına aşık kıyı kasabasını terk edip, Aysel’in hayal etmeye bile cesaret edemediği adam olacağı belki o zamandan belliydi...)

ÖNCEKİ HABER

Okul bahçesinde HDP'yi karalayan bildiriler bulundu

SONRAKİ HABER

Ankapark’ta ücretleri ödenmediği için iş bırakan işçiler içeri alınmadı

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa