07 Haziran 2015 04:45

Niçin Kürtçe yazmıyorsunuz?

Muhteşem imkânsızlığı deneyerek dilden dile geçip “bir başka dil”de yazmanın zarafetini ve karalığını taşıyanlara, elbette Türkçede Yaşar Kemal, Cemal Süreya ve Ahmed Arif’e, Arapçada Selîm Berakat’a, Farsçada Ali Eşref Dervişyan’a, Almancada Emine Sevgi Özdamar’a selam olsun.

Paylaş

Murat ÖZYAŞAR

Çayan Demirel’in “Dersim ’38 Belgeseli”ni seyretmiş olanların gözünden kaçmasını istemediğim bir an var:
’38 Dersim Felaketine tanıklık eden Dünya Ana, belgeselde tanıklığını anlatırken önce saf bir Zazaca ile konuşmaya başlar, devamında Zazaca sözcüklerine Türkçe sözcükler karışır ve en sonunda ise konuşmasını kırılmış Türkçe bir cümle ile bitirir: “Kimsiz kaldım, kimsiz kaldım, derdime yanak yok.”

İki dilin birbirini feci kırdığı, iki dilin gramerinin ve sentaksının birbirine fena halde bulaştığı, korkunç güzel bir cümledir Dünya Ana’nın kurduğu son cümle.

Belgeselde anlatılanlar Türkçe altyazı ile aktarılmış. Muradım, tüm iyi niyetine rağmen yönetmenin gözünden kaçan “kayıp heceye” işaret etmek. Yoksa benim de belgeselde sayısız nirengi noktasını kaçırmış ve fark etmemiş olmam kuvvetle muhtemel. Ancak gözüme takılan, beni durduran, dönüp dönüp Dünya Ana’nın son cümlesine kit’leyen bir şey var: Kayıp bir hece.

Dünya Ana’nın özenle kırılmış Türkçesiyle kurduğu “Kimsiz kaldım, kimsiz kaldım,” cümlesi ne yazık ki altyazıda ve Dünya Ana ile ilgili yazılmış köşe yazılarının tamamında “Kimsesiz kaldım,” diye aktarılmış. Oysa Dünya Ana, “Kimsesiz kaldım,” dememiş, diyememiş. O, “Kimsiz kaldım,” diyebilmiş, kayıp bir heceyle, düşen “se” hecesiyle konuşmak zorunda kalmıştır.
Dünya Ana’nın Felaketi anlatırken önce Zazaca, sonra Zazaca-Türkçe ve en sonunda kırılmış bir Türkçeyle konuşması, onun böyle dilden dile geçişi, bana kalırsa Felaketin yarattığı tahribatı ve Felaketin dildeki tezahürünü de gösterir. Çünkü bu Felaket zamanında yitirdiğimiz sadece can’lar olmamış, dil de bu Felaketten nasibine düşeni almıştır.

Muteber olan ise, Dünya Ana’nın bu dilden dile geçişi bile isteye tercih etmeyişi, bu dile farkında olmadan karışmış olmasıdır.
Başlığa taşıdığım “Niçin Kürtçe Yazmıyorsunuz?” sorusuna haklı gerekçelerle yıllarca muhatap oldum –çünkü bir Kürt’tüm ve Türkçe yazıyordum- sanırım bundan sonra da bu soruya muhatap olmaya devam edeceğim.

Bu soruya hep bir yutkunmadan sonra yanıt olmaya çalıştım.

İçten içe bu soruyu bir Fransız sorsa günlerce anlatabileceğimi düşündüm hep. Ancak sorunun öznesi genellikle Kürtler veya Türklerdi.

Politik zeminden omuz alan bu sorunun yanıtının onlarda da olduğunun, belki de benimkinden daha uzun bir yanıtın onlarda da olduğunu biliyordum hiç kuşkusuz.

Kaldı ki bu, bir soru da değildi, iyi niyetli bir kışkırtmaydı.

Anadilinde yazmıyor/yazamıyor olmak, edebiyat tarihinde iki türlü olmuştu.

Kimi şair ve yazarlar entelektüel bir tercih gereği anadilinde yazmamayı tercih ederken kimileri de bir zorunluluk gereği anadilinde yazamamışlardı. İki örneğe birer alıntı belki daha açıklayıcı olacaktır:

Bakınız Ezeli Bir Mağlup olan Cioran dille ilgili ne diyor: “Bir posta güvercinine coğrafya öğretilebilseydi, dosdoğru hedefine yönelik bilinçdışı uçuşu imkânsız bir şey olurdu,” deyip sonra da şunu ekliyor: “Dil değiştiren yazar, bilgisi yüzünden ne yapacağını şaşıran bu güvercinin durumunda bulur kendini.”

Evet, Cioran haklı, suyu bulandıran bir şey var burada, kara.

Türkçenin en şık şairi Cemal Süreya ise bakınız şöyle diyor: “Benim dil serüvenim şu: Küçük çocuk bakıcıya veriliyor, daha doğrusu o çocuk kendini bakıcının elinde buluyor, seviyor bakıcısını, onu ana belliyor. Türkçeyle ilişkim böyle. Bir noktada gurbeti aşka dönüştürmesi. Bu dil yorganımdır benim: biraz haşhaş, biraz balık kokar. Biraz da zeytin tadı taşır.” Cemal Süreya’nın “bakıcı” metaforunu tesadüfen kurmadığı, bir şeyi gizleyerek onu ifşa etmeye çalıştığı ortada.  

Şimdi soruya dönmenin tamdır zamanı.

Niçin Kürtçe yazmıyorsunuz?

Çünkü, bunun birçok çünküsü var. İlk çünküme de Dünya Ana yetişsin!

Dünya Ana’nın dilinin kırıldığı 1938’den kırk yıl sonra, Diyarbakır’da “Dünya soğuktur!” denilen bir dilin içine doğdum. Sözünü ettiğim ne Kürtçesi saf bir Kürtçe ne de Türkçesi pirüpak olan bir Türkçe. Evde konuşulan Kürtçeye sızmış Türkçe sözcükler, sokakta ve okulda ise Türkçe, ama bir farkla, Kürtlerin kullandığı bir Türkçe!

İki dilin birbirine itinayla kırıldığı, birbirine bulaştığı, köksüz, köksüz olduğu için de bir vaat taşımıyormuş gibi duran, travmatik, kara, karaşın bir dil!

Yanlış anlaşılmak istemem; sözünü ettiğim bir “aksan” değil, “aksayan” bir dil.

Tüm kudretini de bu aksaklıktan alan, muhteşem imkânsız bir dil!

Dilbilimciler ne der bilmem ama, annemin dilinin Kürtçe olduğu doğrudur. Kimi rüyaları Kürtçe, kimilerini Türkçe, kimilerini de bu iki dilin alaşımından doğan dille gördüğüm de doğrudur.

Dil tartışmaları siyaseten yapıldığından sakınımlı konuşmak zorunda olduğumu biliyorum hiç kuşkusuz. Ve siyaseten “anadil” meselesini sonuna kadar savunuyorum elbette. Bu uğurda canına cömert davrananlara da hürmetim sonsuz.

Ama itiraf etmeliyim ki, bunca enkaz ve Felaketten geçmiş bu toprağın çocuğu olarak, anadilimin saf bir Kürtçe olduğuna ikna olamıyorum bir türlü, saf bir Türkçeyle yazdığıma ikna olamadığım gibi.

Zihin dünyama da, şeyleri kavrayış tavrıma da, eşyayı anlama biçimime de sirayet eden bir “yarılmış dil” var. Ve ben bu dili, anadilim olarak görüyorum çok zamandır. Çünkü tam da Dünya Ana’dan el alan bu yarılmış dilin içine doğdum ben. Melez değil, “kırma” demek daha doğru sanki bu dil için.

Ve yine itiraf etmeliyim ki; kimi Türk arkadaşlarla Türkçe sohbet ederken, kimi zaman kendimi bir turist gibi gördüğümü, konuşmamın bir yerinde tıkandığımda “Kuzum Türkçede ne diyorsunuz siz ona?” demekten alıkoyamıyorum kendimi. Kimi Kürt arkadaşlarla Kürtçe sohbet ederken de benzer bir ruh haline girdiğimi, iki dilin içinde “kimsiz” ve kekeme kaldığımı rahatlıkla söyleyebilirim.

Yazıya, söze ve dünyaya bu “kimsiz” dil ekseninden bakmak, kalkanımı oradan almak, sondajı oraya vurmak, bu derin kuyuya daha fazla eğilmek, önünde eğilmek istiyorum.

Tercih veya zorunluluktan öte, bu “kimsiz dil”le dile geldiğimi düşünüyorum sadece.

Muhteşem imkânsızlığı deneyerek dilden dile geçip “bir başka dil”de yazmanın zarafetini ve karalığını taşıyanlara, elbette Türkçede Yaşar Kemal, Cemal Süreya ve Ahmed Arif’e, Arapçada Selîm Berakat’a, Farsçada Ali Eşref Dervişyan’a, Almancada Kafka’ya, Fransızcada Cioran’a, İngilizcede James Joyce’a,  Almancada Emine Sevgi Özdamar’a selam olsun.
Selam olsun Sezai Karakoç’a da!

Hem ne diyordu Sezai Karakoç: “Ben karayım, beni de amcamın oğlu seviyor.”

ÖNCEKİ HABER

Kürt edebiyatının temel taşları: Hawar ve Nûdem

SONRAKİ HABER

Eskişehirli kadınlar: Yaşamak ve yaşatmak için sessiz kalmayacağız

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa